5 Nisan 2018 Perşembe

Yoga Camp



Biliyorum. Vietnam yolculuğumu anlatmayı yarım bıraktım. Ama ne yapayım, o sırada yaşıyorum. Yaşamaya, nefes almaya, anlar biriktirmeye devam ediyorum. Bazılarını yazarak kumbaraya atıyorum, bazılarını yazamıyorum. Ama fark ediyorum ki, hepsi bende saklı. Unuttuğum şeyler var elbette, ama yoğun duygularım asla kaybolmuyor. Bir gün çıkıveriyor beklenmedik bir anda. Hatırlıyorum...

Bu yazıma fotoğraf eklemek istemiyorum. Ekleyecek fotoğrafım olmadığı için değil. Görsel herhangi bir unsurun duygusal iletilerimin önüne geçmesini istemediğim için... Onun yerine yazarken dinlemekte olduğum müziği ekliyorum.


Dinlemek için resmin üzerine tıklayınız.


Özlem bir süre önce soruyor: İnzivaya gelir misin?

Gelirim diyorum. Detay sormuyorum. Fikren çok cazip, detayları yaşayarak öğrenmek istiyorum. Nerede olduğunu bile bilmiyorum. Sadece uçakla Dalaman'a gitmemiz gerektiğini mecburen öğreniyorum. Ve bir ay önceden bedenimle ruhumu buna hazırlamaya başlıyorum. Daha az yiyecek, daha çok egzersiz...

Son 2-3 gün kala otelin telefon numarasını evdekilere bırakmak üzere yeri öğreniyorum. Valizi kaptığım gibi gidiyorum. Telefonsuzzzz... Kaç kişi katılacak, hoca kimdir, program nedir, hiçbir şey bilmiyorum. Sadece gidiyorum.

Oraya vardığımızda programı öğreniyorum. Ama hiç önemi yok. Neyse o. Kendimi tamamen akışa bırakıyorum. Durup öylece manzaraya bakıyorum. O kadar yüksekteyiz ki aşağıda parıldayan o masmavi denizin kıpırtısını göremiyorum. O kadar yüksekteyiz ki ince bir katman bulutun üzerindeyiz. Ve o kadar yüksekteyiz ki ufuk çizgisi bizden aşağıda kalıyor. Her zaman yükseklerde olmayı sevdim. Ruhum dinleniyor yüksekte. Sesim susuyor. İçim konuşmuyor. Sadece kalbimin, yaşam sıvısını bedenime pompalarken oluşturduğu devinimi duyuyorum orada. Yo, hayır! Göğsüm inip kalkıyor. Nefes de alıyorum... Ve o, omuzuma sıcak elini değdiren güneş var ya... Esintiyi çekeleyip öne geçmek isteyen, ama ara sıra esinti tarafından öteye itilen bahar güneşi... Bir de Gölge var oralarda dolaşan. Büyük harfle Gölge. Kuyruğunu küçük açılarla sallayıp ıslak burnunu sevilmek için uzatan tatlı, güzel bakışlı Gölge. Üç gün önce peşine takıldığı yürüyüşçülerle giden ve hala evine dönmemiş olan, merak ettiğim Gölge. Sevdim ben burayı. Ama sadece manzara değil orayı bana sevdiren. Öyle çok şey var ki... O manzaraya hakim yoga salonu... Dolunay'ın boğuk ışığında doğada yaptığımız gece yürüyüşü... Yürüyüşün son noktasında yaktığımız ateş... Ateşi beslemek için bizi götüren arkadaşın o karanlıkta kafa lambasıyla bulup getirdiği çalı çırpılar... Ateşe attıklarımız... Kızların söylediği şarkılar... Gülüşmeler... Hele ertesi gün olanlar...

Günlerden 1 Nisan 2018 Pazar...

Ama ben ne tarihin ne günün farkındayım. Zaman algım yitip gitmiş. Sabah pratiğimiz ve kahvaltımız da sona ermiş. Odadayım. Diğerleri ileri seviye çalışmalara katılıyor. Ben ise misafir kapsamında sadece sabah ve akşam pratikleri ile idare ediyorum. Ayşe de... Konya'dan bir çekilişle gelmiş olan genç ve güzel kız Ayşe. Bizim o çalışmalara katılamıyor olmamıza doğrusu hafiften içerliyorum. Ta İstanbul'dan buraya üç beş seans yoga yapmaya mı geldim yani diyecekken "Hoooppp" diyorum. Saçmalama. Sakın içinde bulunduğun ruh halini bozacak tek bir şey söyleme! Ve Özlem koşarak odaya geliyor. Özgür'le Ayşe denize iniyorlarmış, gitmek ister misin diyor. İsterim demeye kalmadan atıyorum kendimi dışarı. Elimde fotoğraf makinesi hızlı adımlarla gidiyorum. Mayom yok. Zaten bu mevsimde hayatta denize giremem diyorum. Üzerimde hala duran yoga kıyafetleriyle biniyorum arabanın ön koltuğuna. Ayşe arkaya oturuyor. Sanırım o zaman öğreniyorum Özgür'ün adını.

Yol oldukça taşlı ve engebeli. Ama araba araziye uygun. Arkada mı otursaydım acaba diye aklımdan geçiriyorum.  İndiriyorum camı yarıya, atıyorum camdan bu düşünceyi ve tadını çıkarıyorum. Ara sıra önümüze gelen uçurumlara neredeyse aldırmıyorum. Sohbet güzel. Tanışıyoruz. Birbirimize kendimizi anlatıyoruz. Ayşe ile daha önceden kaynaşmıştık ama Özgür'le ilk defa sohbet etme fırsatım oluyor ve hemen kanım ısınıyor. Sohbet sürerken zaman zaman dik virajlar dönüyoruz. Bir ara Özgür duruyor. Kapıyı açıp iniyor. Ne oluyor diyoruz. Bir taş gördüm diyor. Biz de iniyoruz. Taşa bakıyoruz. Özgür taşın içine yerleşmiş toprağı bir dal yardımıyla temizliyor. Ortaya dinozor kemiğinin ucuna benzer bir şekil çıkıyor. Dinozor kemiği gördüğümden değil, benzetiyorum. Atıyor taşı arabanın arkasına, devam ediyoruz. Denize varmaya az zaman kala yeni bir viraja giriyoruz. Çok dar bir viraj. İki manevrada dönülecek türden. Önü de uçurum. Birinci manevrayı yapıyor. Geri vitese takıyor. Ama araba geri gitmiyor. Patinaj çekiyor. Hafif bir iki deneme daha... Nafile! İniyoruz arabadan. Biz ne yapacaksak!

Özgür bir iki taş topluyor, arka tekerleklerin arkasına sıkıştırıyor. Ayşe ile ikimiz kenarda arabanın dönmesini bekliyoruz. Araba dönünce binip denize gideceğiz ya! Özgür biniyor arabaya, takıyor vitese, pat! Fırlatıyor taşları geriye. Araba yerinde sayıyor. Ayşe yüzüme bakıyor. Çaresiz. Bir şey yapmalıyım, böyle kenarda duramam, kafanı çalıştır diyorum kendime. Daha büyük taş lazım, düzlerinden. Buluyoruz. Zaten her yer taş. Bir iki daha deniyor Özgür. Yine olmuyor. Bu defa da tersini yapalım diyoruz. Tekerleğin altındaki taşları boşaltalım, altını düzleyelim diyoruz. Özgür bir tekerleğin altını, ben diğerini... Ama manzara komik. Nar çiçeği ojelerimle taşın toprağın içindeki ellerim tam bir tezat. Oje senin neyine diyorum içimden, ama bir yandan da gülüyorum. Sadece ben değil hepimiz gülüyoruz. O sıra sanki bir oyun oynuyoruz. Öğle eğleniyoruz ki... Kimse söylenmiyor, kimse hayıflanmıyor. Belki bir saattir güneşin altında eğilip kalkıyoruz, terliyoruz; ama biz hem odaklanmış o tekerlekleri oradan nasıl kurtaracağımızı düşünüyoruz, hem gülüyoruz. Bir ara sanırım Özgür'ün aklına su içmek geliyor ki, içerileri karıştırıyor ve bil bakalım ne çıkıyor? Bir şişe bira... Öyle bir kahkaha kopuyor ki hepimizden, gören duyan anlam veremez. Soğuk mu bari diye soruyorum. Tam kıvamında diyor.

Bir ara değişik bir çocuk ağlama sesi geliyor bir yerlerden. Çok tuhaf! Çünkü dağların tepelerin arasında yalnız olduğumuzu sandığımız bir anda bir çocuk sesi bize yalnız olmadığımızı düşündürüyor. Bir çocuk ve belki annesi... Yardım isteyebilir miyiz acaba? Yo, hayır. Onlar ne yapabilir ki?! Kısa bir süre devam ediyor bu kesik kesik ağlama sesi. Amma da ağladı çocuk deyince jeton düşüyor. Özgür sesin bir keçiye ait olabileceğini söylüyor. Bu seçenek daha makul görünüyor gözüme. Böyle şımarık bir çocuk ağlaması ancak büyük şehirde bir alışveriş merkezinde duyulabilir cinsten. Oysa bir dağ köyünde rastlayacağımız çocuk öyle bir kaprisi belki de çocukluğu boyunca hiç yapmamıştır diye aklımdan geçiriyorum. Devam ediyoruz işimize. Öyle yapıyoruz olmuyor, böyle yapıyoruz olmuyor. Bu arada bazen Özgür'ün telefonu çalıyor. Özgür ofisin masasına oturur gibi arabanın koltuğuna oturuyor, kolunu da cama yaslıyor, müşteriye sakin sakin bilgi veriyor. Telefonun öte tarafındaki bu yakada olanlardan habersiz rezervasyon yaptırıyor, bizimki de rezervasyonu mis gibi alıyor. Bu durumu hayranlıkla izliyorum. Dersler alıyorum, öğreniyorum. Önünde saygıyla eğilmek istiyorum. Terin tozun arasında metanetinden ödün vermeyerek gösterdiği bu sükunet bende büyük etki yaratıyor. Ayşe'de hafif bir endişe hissediyorum, ama bizim sakinliğimiz onu da yatıştırıyor ve tekrar strateji yapıyoruz. Özgür krikoyu ve onu açmak için kullanacağımız çengel uçlu iki mafsallı çubuğu bulup çıkarıyor.

Çıkardığı krikoyu arka tekerleğin önündeki bir yerlere takıyor. Ben de çubuğun mafsallarını sabitliyorum ve çengeli krikoya geçiriyorum. Bu işi yapabileceğime emin değilim, ama denemeden bilemeyeceğim. Deniyorum, olmuyor. Ağır geliyor. Özgür çeviriyor. Lastik kalkıyor. Ayşe altına konulacak taşı bulma görevini üstleniyor. Üzerinde uçuşan mini elbisesi ve bembeyaz ayakkabılarıyla o da en az benim ojelerim kadar tezat bir görüntü oluşturuyor içinde bulunduğumuz duruma. Büyük ve düz olan pek çok taş bulup getiriyor. Özgür taşlardan birini sol arka lastiğin altına yerleştiriyor ve indiriyor. Aynı işlemi sağ arka lastiğe de yapıyor. Bu defa başarma olasılığı daha yüksek görünüyor gözüme, ama yine de emin olamıyorum. Belli ki Özgür'ün de tereddütleri var. Arabayı hareket ettirmeden önce kritik soruyu soruyor: Hanginiz araba kullanmayı biliyor? O bir anlık sessizlikte içimde patlamalar meydana geliyor ve cevap vermeden önce, içimdeki büyük kalabalık dışarıdan duyulmayan ancak bana oldukça yüksek volümlü gelen iç konuşmalara başlıyor: Önümüz uçurum... araba düz vitesli... ben on küsur senedir düz vitesli araba kullanmıyorum... üstelik bu küçük bir araba da değil... önce hangi pedala basıyordum... hatırlamıyorum... ama şu an bana ihtiyaç var... yapmalıyım... yapabilirim... hadi... Ben biliyorum diyorum, ama sesim titrek. Gözler bende. Biliyorum ama yıllardır düz vitesli kullanmadım. Tamam geç direksiyona diyor Özgür, ben iteceğim. Ayşe de geçiyor itme mahalline. Sırtlarını uçuruma veriyorlar. İçim hopluyor. Geçiyorum direksiyona. Kalbim ağzımdan çıkacak. Belki on defa "bi dakka" diyorum. Yüzde yüz konsantre olmaya çalışıyorum. Bir ayağım frende, ötekiyle debriyaja basacağım ama dikkatimi frendeki ayaktan almaya korkuyorum. Tamam yapacağım şimdi: Bi dakka... Artık arabanın saplandığı yerden kurtulma meselesini düşünemiyorum. Yeni bir sorumluluğum var: Direksiyon başında yapılması gerekeni yapmak. Son bi dakkamı da söyledikten sonra o hamleyi yapıyorum, araba hafiften hareket ediyor, ama yeterli değil. Olsun! Ben ayağımı frenden kaldırıp gaza basabildim ya, o an "ben"i aşıp "biz"e varıyorum. Doğru yoldayız. Mücadeleye devam...

El frenini var gücümle çekip iniyorum. Tekerleğin oralarda ne olup bittiğini inceliyoruz. Haydi bir deneme daha. Tekerlek tekrar kalkacak. Özgür'ün gücünü idareli kullanmalıyız. Daha ne kadar çalışacağımızı bilmiyoruz. Direksiyona da geçtim ya, bi güven geliyor. Krikoyu kaldırma işini tekrar deniyorum. Onu da başarıyorum. Tekerleğin altına yerleştirdiğimiz tek bir büyük taş yetersiz kalıyor. Geri gidebilmek için gereken mesafeyi düz ve büyük taşlarla döşemeye karar veriyoruz. Neredeyse yol inşa ediyoruz. Hepimiz uygun taş arıyoruz, buluyoruz getiriyoruz. Gidiyoruz, yine arıyoruz, buluyoruz, biriktiriyoruz. Bu sağ lastik için, bu sol lastik için... Bir ara Ayşe bir çığlık atıp koşmaya başlıyor. Örümcek, örümcek diyor. Ne örümceği, niye koşuyorsun deyince elim kadar, tüylü ve siyahtı diyor. E dağdayız, normal! Özgür hani nerede göster deyip oraya gidiyor. Ben de -meraklı turşucu- el kadar tüylü siyah örümceği görmeye gidiyorum. Örümcek yok meydanda, ama yuvası duruyor. Bildiğimiz örümcek ağlarından değil. Taşın alt yüzeyine yapmış yuvasını. Mükemmel bir dikdörtgen. İpek bir tül gibi. Öyle bir emek var ki o yuvada... Taş tam aradığımız türden olmasına rağmen, örümceğin yuvasını bozma küstahlığını göstermiyoruz ve taşı tekrar çevirip bulduğumuz haliyle oracığa bırakıyoruz.

Off... Birazcık su olsa! Özgür arabanın içinde bir yerden yarım şişe su buluyor. O suyu bir diksem hepsini içer bitiririm, ama bitirmiyorum. Halen orada ne kadar daha kalacağımız belli değil. Bir yudum alıp duruyorum. Haydi kriko başına. Bir kez daha kaldırıyorum arabayı. Ve bir kez daha... Yetmiyor, bir kez daha... Kendimi Herkül gibi hissettiğim anlar oluyor, ama yoruldukça bu hissiyatım kayboluyor. Güneş ve susuzluk yoruyor. Bir ara arabayla konuşmaya başlıyorum. Artık bu son şansın diyorum. Sana yeterince kredi verdik. Çok değerli anlar geçirdik. Çok şey öğrendik. Çok şey paylaştık. Müthiş bir ruh haliyle müthiş bir çember kurduk. Ama yeter. Ders bitsin artık ve biz gidelim. Söz bak! Denize de gireceğim. Özgür de denize girmek farz oldu artık diyor. Üzerimizde biriken ince toz tabakası ile Özgür'ün yüzündeki siyahlıkları ancak deniz suyu temizleyebilir. Denizin hayaliyle, döşediğimiz yolun da mükemmel görüntüsüyle, kendimizden neredeyse emin bir şekilde bu iş artık bitti diyerek ben direksiyona, Özgür ve Ayşe de uçurumun kıyısına araba itme pozisyonuna geçerek son fiskeyi vuruyorlar. Eğer bu defa da olmazsa yürüyerek denize ineceğimizi, arabayı orada bırakacağımızı, telefonla yardım çağıracağımızı söylüyor Özgür. Konsantrasyonumuzu topluyoruz veeeee... Araba yerinden oynuyor! Döşediğimiz taşlar işe yarıyor ve kurtuluyor saplandığı noktadan. Ama ne yazık ki gitmesi gereken yöne doğru değil de, yana doğru kayıyor araba...

Yıkılıyor muyuz?

Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Ama bu an çok önemli bir an. Pes edebiliriz, çünkü öyle demiştik. Ve öyle bir yılgınlık hali oluşuyor ki, öyle bir hayal kırıklığı var ki, pes etmek kaçınılmaz gözüküyor. Ya da etmeyebiliriz. Ayşe de o ışığı tam olarak göremiyorum, ama Özgür iki buçuk saattir süren kurtarma operasyonuna daha yeni başlamış gibi davranıyor. Ve az önce kurtulduğumuzdan emin olduğumuz için arabaya kaldırdığımız krikoyu yeniden çıkarıyor. Çubuğun mafsallarını fark etmeden krikoya çengeli takıyor. "Bi dakka, bi dakka" deyip mafsalları sabitliyorum ve Özgür var gücüyle çeviriyor. O da yoruldu, biliyorum. Ama artık yöntemin doğru olduğundan eminiz, yapabiliriz diyor. Hayranlığım boyumu aşıyor. Bir ömürdür bu kadar dirayetli olamadım. Kim bilir kaç kereler tam sona yaklaştığım anlarda pes ettim. Ve şu an, tam şu an yine pes edebileceğim andır. Bu kadar çabalayıp, son darbeyi indiremeyeceğim, ve çaresizlik içinde yardım isteyeceğim, bu nedenle hep mahzun kalacağım andır. Başkalarına muhtaç olma duygusundan kurtulamayacağım, özerkliğimi kazanamayacağım ve yardıma muhtaç olarak yaşamımı sürdüreceğim andır. Ama eğer pes etmezsem neler olabileceğini bana reel bir zaman diliminde ispatlıyor Özgür ve onun sayesinde o son hamleyle yardımsız kurtuluyoruz.

Arabanın yola devam edebileceği hissi, bir kuşun özgürlüğe kanat açtığı anın hissi ile eş değer sanki...

Sarılıyoruz birbirimize...

Hissettiğim yegane şey mutluluk.

Ama kurtulmanın mutluluğu filan değil. Bir şeyin mutluluğu da değil. Saf ve katıksız bir mutluluk. Kendinde mutluluk...

Denize varıyoruz.

Düşünmüyorum, çıkarıyorum üzerimdekileri. Kayanın üzerine bırakıyorum eşyalarımı. Ayşe suya hızla giriyor. Arkasından Özgür. Suyun soğuk olduğunu biliyorum. Hayatımın ilk 48 senesini soğuk suya girmemeyi tercih ederek geçirmiştim. Bugün ise özel bir gün. Belki yeni hayatımın ilk günü. Taşlı denizde koşarak atıyorum kendimi suya. O an zihnimde çocukluğum canlanıyor. Caddebostan plajında denize girdiğim çocukluğum... Suyun aşama aşama beni ıslattığı, nadiren koşarak girebildiğim deniz ve çocuk ben... Kollarımı eller yukarı pozisyonuna alarak parmaklarımın ucunda ancak yarım saatte suya girebildiğim çocukluğum... Herkes yüzüp döndükten sonra ancak şöyle bir ıslanıp, bir iki dalıp kova ve kürek ile kenarda oynadığım çocukluğum... Bu kez bir döngüyü kırıyorum ve soğuk sulardayım, çığlık çığlığa. Su öyle soğuk ki buz denizine atlamış gibi hissediyorum. Çığlıklarım dağlardan yankılanıp bana geri dönüyor. Yüzüyorum. Daha doğrusu çırpınıyorum. Bu ne kadar sürüyor bilmiyorum, ama tenim bir süre sonra uyuşuyor ve soğuğa alışıyorum.

Özgür ileriyi göstererek burunun ardındaki mağaraya gidelim diyor. Tamam, hadi siz gidin ben geliyorum diyorum. Deniz biraz hareketli. Su epey tuzlu. Mağara dediği yer kayalığın altında kubbe biçiminde genişçe bir oyuk. Deniz çarpan dalgalarıyla kayayı oymuş. Giriyoruz içeri. Biraz tekinsiz hissediyorum kendimi. Özgür çıkıp kenara oturuyor. Ayşe'ye de tavsiyelerde bulunarak onu da çekip çıkarıyor. Bir de yetmezmiş gibi beni de oraya çağırıyor. Yahu Özgür'cüm beni boşver, ben burada iyiyim, bak ne güzel her yer mavi filan deyip kandıramıyorum. Evladım, ben elli yaşında kadınım, yapamam öyle şeyler. Zaten mayom da yok. Dil döküyorum, ama anlatamıyorum. İlla da çıkacağım. Peki, battı balık yan gider deyip çıkıyorum dipteki kayaya. Dönüp mağaranın ağzına bakıyorum. Güneşin yansımalarıyla birlikte su zümrüt rengine bürünüyor ve mağaranın tavanında kristal yansımalar oynaşıyor. Üşüyeceğimi sanmıştım, ama üşümüyorum. Ürpermiyorum bile. Bir yoksunluğumun daha üstesinden geliyorum. Bugün 1 Nisan 2018 Pazar. Yeni başlangıçlar ve idraklar günü. Kendimi var ediyorum. Varlığımı kutsuyorum. Güçlü bir kadın olduğumu biliyorum, ama öyle çok zayıf ve kırılma anlarım oluyor ki birinin desteğine ihtiyaç duyuyorum. Yardım değil, sadece küçük birkaç cesaret tohumu... Kolayca pes etmemeyi kendi tavrıyla az önce ispatlamış biri üzerime tam da bu tohumlardan saçıyor. Bu armağanları gönülden kabul ediyorum ve mutlu oluyorum.

Sonra ikinci bir mağaraya daha gidiyoruz. Ve karaya dönüyoruz. Ben sanırım Nirvana'dayım. Üstümde bir aldırmazlık, bir rahatlık, öylece çıkıyorum sudan. Karadaki kuru kıyafetlerimi giyiyorum. Ayşe de üzerini değişiyor. Özgür ise kıyıda ateş yakıyor. Bir süre de ateşin etrafında sohbet ediyoruz. Fotoğraf filan çekiyoruz. Yani keyfin dibine vuruyoruz. Zaman yok... Mekan yok... Önyargı yok... Bekleyen yok... Ve üçümüzden başka hiçbir şey yok sanki. Ufak tefek hikayeler var ,ama sadece gülünesi hikayeler gibiler. Bir ara aklıma oteldekiler geliyor. Özellikle de ileri seviye derslere katılamadığıma içerlediğim düşüncesi üşüşüyor... İleri seviye ders neymiş gelsinler, görsünler diyorum içimden. Gerçek bir ruhsal arınma, temizlenme ve belki de sıçrama yaşıyorum. Meditasyon, farkındalık, beni saran dış dünyanın hücrelerim ve ruhumla olan teması. Hepsi aktif.

Devam etsem belki daha söyleyecek çok şey bulurum, fakat hissiyatımın zirve noktasına ulaştığı şu anda yazmayı kesmek istiyorum. Ve bunları yaşayabildiğim için evrene teşekkür ediyorum.







1 yorum:

Adsız dedi ki...

Ne kadar özel bir gün. Belli belirsiz zamanlarda okuyorum hep. Kendimi belli belirsiz bulduğum zamanlarda. Bazen hiçliğin, bazen piçliğin içerisinde pusula gibi bir yazı. Özgür'ü arıyorum...