26 Aralık 2018 Çarşamba


Kitap grubuma teşekkürlerimle...

Geçtiğimiz Pazar günü yine kitap toplantım vardı. Üzerine azıcık düşündüğüm zaman bana kattıklarını o kadar derinden hissettim ki, bunu yazmaya karar verdim. Hem bu duyguyu unutmamak için, hem de grup arkadaşlarıma buradan teşekkürlerimi sunmak için…

2009 yılının yazıydı. Viktorlar ve çocuklarla yaptığımız Kanada yolculuğumuz sırasında okuduğum bir kitapta Amerikalı yazar kendi katıldığı okuma grubundan söz ediyordu. İçimden böyle bir şeyin ne kadar güzel olabileceğini hayal etmeye çalışıyordum. Kendimce zihnimde canlandırdığım bu hayal kısa sürede bir merak ve güçlü bir isteğe dönüştü. Fakat Türkiye’de, hatta İstanbul’da buna benzer bir okuma grubunun olup olmadığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bulabileceğimden de şüpheliydim. Ama yine de her zaman yaptığım gibi üşenmeden araştırmaya başladım ve o şaşırtıcı sonuca ulaştım: Vardı. Hem de adıyla sanıyla. Üstelik sadece bir tane değil, bir sürü! Hikâye şöyle:

Grubun kurucusu Esin Çelebi kendi yakın çevresinden birkaç okur arkadaşı ile birlikte Thyke (umulmadık başarı) adında bir okuma grubu kurar. Grup kısa bir sürede adı gibi umulmadık bir başarı ile büyür ve şubeler halinde farklı semtlerde toplanmaya başlarlar. Bence grubun başarısı biraz da sadık kalınan kurallarına bağlıdır.

Thyke Kuralları

·         Kitap sahibi : Okunacak kitabı seçen üyeyi ifade etmektedir.

·         Madde 1: Her ay bir kitap okunur.
·         Madde 2: Toplantılar, her ay gurubun istediği yer ve zamanda yapılır.
·         Madde 3: Toplantılara "zorunlu haller" ve "beklenmedik durumlar" dışında üst üste üç kez katılmayanların gruptan ayrılması talep edilir.
·         Madde 4: Toplantılar en az dört kişinin bir araya gelmesi ile yapılır. Toplantı yeter sayısı sağlanamaz ise bir araya gelenler tarafından bir sonraki toplantı tarihi ve yeri saptanır.
·         Madde 5: (Kitap sahipliği) Üyeler sırayla (bu sıra üyelerin seçeceği bir usulle belirlenir) kitap sahibi olurlar. Ancak hiçbir üye iki toplantı üst üste kitap sahibi olamaz.
·         Madde 6: (Kitap sahibinin sorumlulukları) Kitap sahibi, Seçmiş olduğu kitabın yazarı hakkında bilgi edinmekle, Toplantı yerini belirlemekle, Üyeler arasında toplantı ile ilgili koordinasyonu sağlanması için, Grup iletişim sorumlusu ile birlikte ortak çalışma yapmakla yükümlüdür.
·         Madde 7: (Okunacak kitabın seçimi) Her toplantıda bir sonraki toplantıda tartışılacak kitap belirlenir. Bu belirlemede sıra kendisine gelen kişinin seçtiği kitap esas alınır. Kitap seçiminde ortak karar aranmaz, sıra kendisinde olan üyenin seçimi yeterlidir.
·         Madde 8: (Seçilemeyecek kitaplar) Siyasi ve dini içerikli kitaplar ile Teknik içerikli kitaplar seçilemeyecektir.
·         Madde 9: (e-mailler) Grubun ortak kullandığı e-mail adreslerine "forward" mail atılması, mailin içerik olarak grubu ilgilendirdiği haller hariç, yasaktır.
·         Madde 10 : (yeni grupların oluşumu) Kitap kulübü bünyesinde kurulacak olan yeni gruplar için yeter sayı "altı”dır. Altı kişinin talep etmesi halinde yeni grup oluşturulacak ve bu grubun ilk toplantısı ve organize edilmesi genel kurulda belirlenen "iletişim grubu" tarafından sağlanacaktır. Gruplar için maksimum üye sayısı "on dört"tür. Ve bunun aşılması halinde yeni grup, grup yeter sayısı da dikkate alınarak, oluşturulacaktır.
·         Madde 11: THYKE bünyesinde kurulu grupların işleyişini düzenleyen bu kurallar değiştirilemez.

"Alıntı"

Ben de bu gruba o yıl mail yoluyla yaptığım başvuru sonucu kabul edildim. Önceleri AnaThyke yani Thyke 1 grubundayken, klasikleri okumaya ağırlık vermek istediğimden 2011 yılının ekim ayından itibaren Thyke 6 grubu ile okumalara devam ettim. 7 yılı aşmış olan bu süre içerisinde grup arkadaşlarımla birlikte tam 82 kitap okumuşum. Benden önce okunanlarla birlikte grupta toplam 146 kitap okunmuş. Üstelik de öyle eften püften kitaplar değil. Her biri ayrı bir edebiyat eseri! Ne müthiş bir süreklilik! Elbette kitap grubu dışında da pek çok kitaplar devirdim, fakat onlarla birlikte okuduklarım bana apayrı bir keyif verdi. Kendim seçecek olsam okumayı aklımdan dahi geçirmeyeceğim birçok kitap okudum bu sayede. Ve birçok yazar tanıdım… Dahası, kitap okumayı yeniden keşfettim!

O da ne demek?!

Madem konuşuyoruz, biraz daha eskilere gideyim de baştan anlatayım bari. Ben ne zaman kitap okumaya başladım? Okuma-yazmayı beş yaşında öğrendim de kitap okumaya başlamam o kadar kolay olmadı. Okumaya dair ilk hatıram ilkokul sıralarında öğretmenimizin bize yüksek sesle sınıf ortamında okuttuğu kitaplardır. İkincisi ise yazın Caddebostan’daki yazlık evimizin bulunduğu sokakta kitap kiralayan o beyaz minibüs… O günlerde hiç kitap okumadığımı sanıyordum, ama düşününce az da olsa okuyormuşum. En sevdiklerim ya da aklımda en çok kalan kitaplar Afacan Beşler ve Gizli Yediler serisi. O zamanlar yazarını sorsan bilmezdim. Yıllar sonra Letisya’ya tavsiye edebilmek için araştırıp bulduğum isim Enid Blyton. Nasıl heyecanlı, nasıl gizemli kitaplardı onlar. Bir de Mandrakeler… Birçok çizgi roman içinde en çok Mandrake’yi seviyordum. Tabi yaşım ilerledikçe fotoroman da sevmeye başlamıştım. Ve şu an düşündükçe kendimden utandığım Beyaz Diziler. Yani kitap okuma serüvenimin başlangıcı hiç de iç açıcı ve imrenilesi değil. Hele kış aylarına dair herhangi bir kitap adı filan katiyen hatırlamıyorum. Sadece yazın bütünlemelere çalışırken ders kitabının arasına koyduğum birkaç roman… Ama onların da ne isimleri var aklımda ne yazarları! Nitekim 20 yaşındayken tanıştığım görme engelli olan çok değerli arkadaşım Marco bana okuduğum kitapları sorduğunda ne söyleyeceğimi şaşırmış ve tam o zaman kitap okumaya başlamam gerektiğine karar vermiştim. Marco gözleri görmemesine rağmen onca kitabı okumuş olup adlarını ve yazarlarını ezbere söylerken, bendeniz iki gözüm sağlam olmasına rağmen iki satırı bir araya getirememişim. Olsam olsam ben bir “OT”um! Vallahi de otum, billahi de otum! Okuma yolculuğuma hangi gerçek kitapla başlayacağımı düşünürken Marco bana ilk kitabımı hediye etti. Richard Bach’ın Martı isimli kitabı. Üstelik İtalyanca! O kitap favorilerimden olmaya hak kazandı.

20-21 yaş kitap okumaya başlamak için hiç de erken bir yaş değil. Ama bugün geriye dönüp baktığımda geç bir yaş da değilmiş diyebiliyorum. Martı’yı okuduktan bir süre sonra, okuduğum kitapların ve yazarlarının isimlerini not etmeye karar verdim. İnce bir defter aldım ve 6 Nisan 1992 tarihinde okuduğum kitapları yazmaya başladım. O zaman satırların başında numaralar değil, yıldızlar vardı. Fakat 50 küsur kitap okuduktan sonra sayılarını da merak ettiğimden yıldızların önüne numaralar da yazmaya karar vermişim. Son kitabı geçtiğimiz Pazar yazdım: 364*Soğuk Deri/Albert Sanchez Piñol/Aralık 2018. Tam 26 yıldır okuduğum kitapları not etmeye devam ediyorum. Fakat bir kuralım var. Başlayıp bitirmediğim kitaplar bu deftere kesinlikle yazılmıyor. 26 yıldır bu kurala karşı gelmedim. Peki, 26 yılda 364 kitap az mı? Evet az. Okumak istediğim o kadar çok kitap varken, okumuş olduklarım çok az. Fakat yine de küçümsemiyorum. Çünkü okuduğum kitapların hemen hepsi edebiyat tarihinde yeri olan değerli eserler. Şimdilerde insanlar okudukları kitapları ya facebook, instagram’da  ya da goodreads filan gibi muhtelif aplikasyonlarda listeliyorlar. Bunu hangi amaçla yaptıklarını bilmiyorum. Kimisi benim bir deftere not ettiğim gibi unutmamak ve birine tavsiye etmek istediğinde şıp diye ulaşmak için yapıyor olabilir. Tabi ki içten pazarlıklı olmaksızın çeşitli nedenlerle paylaşımda bulunan birçok insan var. Amma ve lâkin kimisi de –söylemeden edemeyeceğim- âlem alışverişte görsün neler okuyorum bilsin derdinde. Eskiden popüler mekânlarda boy gösterildiği gibi artık popüler sanal ortamlarda boy göstermek moda! Mesela Goodreads’de yorum yazıp bunları arkadaşlarınla paylaşıyorsan daha elit ve kültürlü sayılıyorsun sanırım. Edebiyat eseri okuyucuları da bunu yapabiliyor mu diye bir soru işareti beliriyor kafamda.

Ve dedikoduyu bırakıp bu yazıyı yazma sebebime dönecek olursam, 26 yılda okuduğum 364 kitabın 82 tanesini son 7 yılda okuma grubumla birlikte okumuşum ve tartışmışım. Bu kitap okuma şekli benim kitapları okuma ve değerlendirme anlayışıma bambaşka bir boyut kattı. Eskiden kitabı okurken akış içerisinde kalıp, sadece o anlarda duygulanımlar hissederdim. Bir arkadaşımla çok beğendiğim bir kitabın konusunu paylaşırken bile yeterli derinliğe inemezdim. Algım anlatılan hikâye ile sınırlı kalırdı. Kitapla ilgili herhangi bir araştırma yapma isteği hiç duymazdım.  Bende bir etki bırakan kitaplar elbette ki oldu. Bu kitaplar hala hatırımda. Hatta onları birine aktarmaya çalıştığımda yine belli bir duygulanım yaşıyorum. Fakat yeniden okumaya kalktığımda artık kahramanlar daha canlı, karakterler daha belirgin, yazarın üslubu daha ön planda, yazıldığı dönem daha önemli, (çeviri ise) çevirmen daha başrolde, yazarın milliyeti daha hatırımda gibi pek çok farklar ortaya çıktı. Bu tür detayları kimse bana öğretmedi. Ancak grup toplantılarında gündeme gelen sorular ve onlara aradığımız yanıtlar bize bunları fark ettirdi. Grubumuzun zamanla değişen üyeleri, değişmeyen kurucu üyeleri, onların meslekleri, hayattaki türlü meşguliyetleri ve deneyimleri sayesinde zenginleştik, öğrendik ve öğrenmeye devam ediyoruz. Tür olarak “roman” okumayı seçmiş olan bu grup roman ile öykü arasındaki farkları birlikte irdelemiş, roman karakterleri ve anlatıcı üzerine çokça düşünmüş, romanın kurgusallığı ve gerçekliği üzerine tereddütler yaşamış, yazar ile eseri arasındaki paralellikleri sorgulamış, coğrafi ve tarihi yanlarını araştırmış, sosyolojik, felsefi ve edebi metinler ya da makalelerle desteklemiş; kitabın gerçekliğine dokunmak için de zaman zaman okur-yazar buluşmaları düzenlemişlerdir. Kitap okumayı yeniden keşfedişim böyle oldu işte!

Tabi, bu yazıyı yazarken, özellikle de önceki satırlarda azıcık dedikodu yaptıktan sonra, neden böyle bir yazı yazma ihtiyacı duyduğumu sorguladım. Acaba ben de kaç kitap okuduğumu gösterme egosuna kapılmış olabilir miyim? Yo hayır. Aslında o defter benim özelim. Benden başka hiç kimsenin açmadığı, görmediği ve zaten pek de ilgilenmediği bir defterdir o. Gözüm gibi baktığım, sayfaları ya biterse diye endişelendiğim, keşke daha kalın bir defter alsaydım diye hayıflandığım emektar defterim. Okuma grubum da en az bu defter kadar önemli. Fakat ne yazık ki bir süredir bazı grup üyesi arkadaşlarımız İstanbul’dan gitme planları kurduklarını söylüyorlar. Bu durum bana acı veriyor. Hiçbir şey sonsuz değildir. Biliyorum. Ama yine de grubun bir gün son bulacağı fikri beni çok üzüyor. Tıpkı defterimin yapraklarının bitme ihtimali gibi… 7 yıldır ayda bir gördüğüm ve topu topu 2 saatimi geçirdiğim bu insanlar benim için bir puzzle parçası gibi. O parça eksik kaldığında puzzle da eksiktir. Yerini tutabilecek başka türlü bir grup bulunur mu? Bulunur elbet, ama yine de bu grubun kalbimdeki yeri ayrı. İşte bu yazıyı yazmamın amacı bu üzüntümü biraz olsun paylaşmak!

Thyke 6 Okuma Grubu üyelerinin hepsine ayrı ayrı gönülden teşekkür ediyorum. İyi ki sizlerle yollarımız kesişmiş!

Sara



Blog'a ve kendime dipnot: Yazmaya yazmaya hamlaşıyorum. Bu böyle olmaz!







5 Nisan 2018 Perşembe

Yoga Camp



Biliyorum. Vietnam yolculuğumu anlatmayı yarım bıraktım. Ama ne yapayım, o sırada yaşıyorum. Yaşamaya, nefes almaya, anlar biriktirmeye devam ediyorum. Bazılarını yazarak kumbaraya atıyorum, bazılarını yazamıyorum. Ama fark ediyorum ki, hepsi bende saklı. Unuttuğum şeyler var elbette, ama yoğun duygularım asla kaybolmuyor. Bir gün çıkıveriyor beklenmedik bir anda. Hatırlıyorum...

Bu yazıma fotoğraf eklemek istemiyorum. Ekleyecek fotoğrafım olmadığı için değil. Görsel herhangi bir unsurun duygusal iletilerimin önüne geçmesini istemediğim için... Onun yerine yazarken dinlemekte olduğum müziği ekliyorum.


Dinlemek için resmin üzerine tıklayınız.


Özlem bir süre önce soruyor: İnzivaya gelir misin?

Gelirim diyorum. Detay sormuyorum. Fikren çok cazip, detayları yaşayarak öğrenmek istiyorum. Nerede olduğunu bile bilmiyorum. Sadece uçakla Dalaman'a gitmemiz gerektiğini mecburen öğreniyorum. Ve bir ay önceden bedenimle ruhumu buna hazırlamaya başlıyorum. Daha az yiyecek, daha çok egzersiz...

Son 2-3 gün kala otelin telefon numarasını evdekilere bırakmak üzere yeri öğreniyorum. Valizi kaptığım gibi gidiyorum. Telefonsuzzzz... Kaç kişi katılacak, hoca kimdir, program nedir, hiçbir şey bilmiyorum. Sadece gidiyorum.

Oraya vardığımızda programı öğreniyorum. Ama hiç önemi yok. Neyse o. Kendimi tamamen akışa bırakıyorum. Durup öylece manzaraya bakıyorum. O kadar yüksekteyiz ki aşağıda parıldayan o masmavi denizin kıpırtısını göremiyorum. O kadar yüksekteyiz ki ince bir katman bulutun üzerindeyiz. Ve o kadar yüksekteyiz ki ufuk çizgisi bizden aşağıda kalıyor. Her zaman yükseklerde olmayı sevdim. Ruhum dinleniyor yüksekte. Sesim susuyor. İçim konuşmuyor. Sadece kalbimin, yaşam sıvısını bedenime pompalarken oluşturduğu devinimi duyuyorum orada. Yo, hayır! Göğsüm inip kalkıyor. Nefes de alıyorum... Ve o, omuzuma sıcak elini değdiren güneş var ya... Esintiyi çekeleyip öne geçmek isteyen, ama ara sıra esinti tarafından öteye itilen bahar güneşi... Bir de Gölge var oralarda dolaşan. Büyük harfle Gölge. Kuyruğunu küçük açılarla sallayıp ıslak burnunu sevilmek için uzatan tatlı, güzel bakışlı Gölge. Üç gün önce peşine takıldığı yürüyüşçülerle giden ve hala evine dönmemiş olan, merak ettiğim Gölge. Sevdim ben burayı. Ama sadece manzara değil orayı bana sevdiren. Öyle çok şey var ki... O manzaraya hakim yoga salonu... Dolunay'ın boğuk ışığında doğada yaptığımız gece yürüyüşü... Yürüyüşün son noktasında yaktığımız ateş... Ateşi beslemek için bizi götüren arkadaşın o karanlıkta kafa lambasıyla bulup getirdiği çalı çırpılar... Ateşe attıklarımız... Kızların söylediği şarkılar... Gülüşmeler... Hele ertesi gün olanlar...

Günlerden 1 Nisan 2018 Pazar...

Ama ben ne tarihin ne günün farkındayım. Zaman algım yitip gitmiş. Sabah pratiğimiz ve kahvaltımız da sona ermiş. Odadayım. Diğerleri ileri seviye çalışmalara katılıyor. Ben ise misafir kapsamında sadece sabah ve akşam pratikleri ile idare ediyorum. Ayşe de... Konya'dan bir çekilişle gelmiş olan genç ve güzel kız Ayşe. Bizim o çalışmalara katılamıyor olmamıza doğrusu hafiften içerliyorum. Ta İstanbul'dan buraya üç beş seans yoga yapmaya mı geldim yani diyecekken "Hoooppp" diyorum. Saçmalama. Sakın içinde bulunduğun ruh halini bozacak tek bir şey söyleme! Ve Özlem koşarak odaya geliyor. Özgür'le Ayşe denize iniyorlarmış, gitmek ister misin diyor. İsterim demeye kalmadan atıyorum kendimi dışarı. Elimde fotoğraf makinesi hızlı adımlarla gidiyorum. Mayom yok. Zaten bu mevsimde hayatta denize giremem diyorum. Üzerimde hala duran yoga kıyafetleriyle biniyorum arabanın ön koltuğuna. Ayşe arkaya oturuyor. Sanırım o zaman öğreniyorum Özgür'ün adını.

Yol oldukça taşlı ve engebeli. Ama araba araziye uygun. Arkada mı otursaydım acaba diye aklımdan geçiriyorum.  İndiriyorum camı yarıya, atıyorum camdan bu düşünceyi ve tadını çıkarıyorum. Ara sıra önümüze gelen uçurumlara neredeyse aldırmıyorum. Sohbet güzel. Tanışıyoruz. Birbirimize kendimizi anlatıyoruz. Ayşe ile daha önceden kaynaşmıştık ama Özgür'le ilk defa sohbet etme fırsatım oluyor ve hemen kanım ısınıyor. Sohbet sürerken zaman zaman dik virajlar dönüyoruz. Bir ara Özgür duruyor. Kapıyı açıp iniyor. Ne oluyor diyoruz. Bir taş gördüm diyor. Biz de iniyoruz. Taşa bakıyoruz. Özgür taşın içine yerleşmiş toprağı bir dal yardımıyla temizliyor. Ortaya dinozor kemiğinin ucuna benzer bir şekil çıkıyor. Dinozor kemiği gördüğümden değil, benzetiyorum. Atıyor taşı arabanın arkasına, devam ediyoruz. Denize varmaya az zaman kala yeni bir viraja giriyoruz. Çok dar bir viraj. İki manevrada dönülecek türden. Önü de uçurum. Birinci manevrayı yapıyor. Geri vitese takıyor. Ama araba geri gitmiyor. Patinaj çekiyor. Hafif bir iki deneme daha... Nafile! İniyoruz arabadan. Biz ne yapacaksak!

Özgür bir iki taş topluyor, arka tekerleklerin arkasına sıkıştırıyor. Ayşe ile ikimiz kenarda arabanın dönmesini bekliyoruz. Araba dönünce binip denize gideceğiz ya! Özgür biniyor arabaya, takıyor vitese, pat! Fırlatıyor taşları geriye. Araba yerinde sayıyor. Ayşe yüzüme bakıyor. Çaresiz. Bir şey yapmalıyım, böyle kenarda duramam, kafanı çalıştır diyorum kendime. Daha büyük taş lazım, düzlerinden. Buluyoruz. Zaten her yer taş. Bir iki daha deniyor Özgür. Yine olmuyor. Bu defa da tersini yapalım diyoruz. Tekerleğin altındaki taşları boşaltalım, altını düzleyelim diyoruz. Özgür bir tekerleğin altını, ben diğerini... Ama manzara komik. Nar çiçeği ojelerimle taşın toprağın içindeki ellerim tam bir tezat. Oje senin neyine diyorum içimden, ama bir yandan da gülüyorum. Sadece ben değil hepimiz gülüyoruz. O sıra sanki bir oyun oynuyoruz. Öğle eğleniyoruz ki... Kimse söylenmiyor, kimse hayıflanmıyor. Belki bir saattir güneşin altında eğilip kalkıyoruz, terliyoruz; ama biz hem odaklanmış o tekerlekleri oradan nasıl kurtaracağımızı düşünüyoruz, hem gülüyoruz. Bir ara sanırım Özgür'ün aklına su içmek geliyor ki, içerileri karıştırıyor ve bil bakalım ne çıkıyor? Bir şişe bira... Öyle bir kahkaha kopuyor ki hepimizden, gören duyan anlam veremez. Soğuk mu bari diye soruyorum. Tam kıvamında diyor.

Bir ara değişik bir çocuk ağlama sesi geliyor bir yerlerden. Çok tuhaf! Çünkü dağların tepelerin arasında yalnız olduğumuzu sandığımız bir anda bir çocuk sesi bize yalnız olmadığımızı düşündürüyor. Bir çocuk ve belki annesi... Yardım isteyebilir miyiz acaba? Yo, hayır. Onlar ne yapabilir ki?! Kısa bir süre devam ediyor bu kesik kesik ağlama sesi. Amma da ağladı çocuk deyince jeton düşüyor. Özgür sesin bir keçiye ait olabileceğini söylüyor. Bu seçenek daha makul görünüyor gözüme. Böyle şımarık bir çocuk ağlaması ancak büyük şehirde bir alışveriş merkezinde duyulabilir cinsten. Oysa bir dağ köyünde rastlayacağımız çocuk öyle bir kaprisi belki de çocukluğu boyunca hiç yapmamıştır diye aklımdan geçiriyorum. Devam ediyoruz işimize. Öyle yapıyoruz olmuyor, böyle yapıyoruz olmuyor. Bu arada bazen Özgür'ün telefonu çalıyor. Özgür ofisin masasına oturur gibi arabanın koltuğuna oturuyor, kolunu da cama yaslıyor, müşteriye sakin sakin bilgi veriyor. Telefonun öte tarafındaki bu yakada olanlardan habersiz rezervasyon yaptırıyor, bizimki de rezervasyonu mis gibi alıyor. Bu durumu hayranlıkla izliyorum. Dersler alıyorum, öğreniyorum. Önünde saygıyla eğilmek istiyorum. Terin tozun arasında metanetinden ödün vermeyerek gösterdiği bu sükunet bende büyük etki yaratıyor. Ayşe'de hafif bir endişe hissediyorum, ama bizim sakinliğimiz onu da yatıştırıyor ve tekrar strateji yapıyoruz. Özgür krikoyu ve onu açmak için kullanacağımız çengel uçlu iki mafsallı çubuğu bulup çıkarıyor.

Çıkardığı krikoyu arka tekerleğin önündeki bir yerlere takıyor. Ben de çubuğun mafsallarını sabitliyorum ve çengeli krikoya geçiriyorum. Bu işi yapabileceğime emin değilim, ama denemeden bilemeyeceğim. Deniyorum, olmuyor. Ağır geliyor. Özgür çeviriyor. Lastik kalkıyor. Ayşe altına konulacak taşı bulma görevini üstleniyor. Üzerinde uçuşan mini elbisesi ve bembeyaz ayakkabılarıyla o da en az benim ojelerim kadar tezat bir görüntü oluşturuyor içinde bulunduğumuz duruma. Büyük ve düz olan pek çok taş bulup getiriyor. Özgür taşlardan birini sol arka lastiğin altına yerleştiriyor ve indiriyor. Aynı işlemi sağ arka lastiğe de yapıyor. Bu defa başarma olasılığı daha yüksek görünüyor gözüme, ama yine de emin olamıyorum. Belli ki Özgür'ün de tereddütleri var. Arabayı hareket ettirmeden önce kritik soruyu soruyor: Hanginiz araba kullanmayı biliyor? O bir anlık sessizlikte içimde patlamalar meydana geliyor ve cevap vermeden önce, içimdeki büyük kalabalık dışarıdan duyulmayan ancak bana oldukça yüksek volümlü gelen iç konuşmalara başlıyor: Önümüz uçurum... araba düz vitesli... ben on küsur senedir düz vitesli araba kullanmıyorum... üstelik bu küçük bir araba da değil... önce hangi pedala basıyordum... hatırlamıyorum... ama şu an bana ihtiyaç var... yapmalıyım... yapabilirim... hadi... Ben biliyorum diyorum, ama sesim titrek. Gözler bende. Biliyorum ama yıllardır düz vitesli kullanmadım. Tamam geç direksiyona diyor Özgür, ben iteceğim. Ayşe de geçiyor itme mahalline. Sırtlarını uçuruma veriyorlar. İçim hopluyor. Geçiyorum direksiyona. Kalbim ağzımdan çıkacak. Belki on defa "bi dakka" diyorum. Yüzde yüz konsantre olmaya çalışıyorum. Bir ayağım frende, ötekiyle debriyaja basacağım ama dikkatimi frendeki ayaktan almaya korkuyorum. Tamam yapacağım şimdi: Bi dakka... Artık arabanın saplandığı yerden kurtulma meselesini düşünemiyorum. Yeni bir sorumluluğum var: Direksiyon başında yapılması gerekeni yapmak. Son bi dakkamı da söyledikten sonra o hamleyi yapıyorum, araba hafiften hareket ediyor, ama yeterli değil. Olsun! Ben ayağımı frenden kaldırıp gaza basabildim ya, o an "ben"i aşıp "biz"e varıyorum. Doğru yoldayız. Mücadeleye devam...

El frenini var gücümle çekip iniyorum. Tekerleğin oralarda ne olup bittiğini inceliyoruz. Haydi bir deneme daha. Tekerlek tekrar kalkacak. Özgür'ün gücünü idareli kullanmalıyız. Daha ne kadar çalışacağımızı bilmiyoruz. Direksiyona da geçtim ya, bi güven geliyor. Krikoyu kaldırma işini tekrar deniyorum. Onu da başarıyorum. Tekerleğin altına yerleştirdiğimiz tek bir büyük taş yetersiz kalıyor. Geri gidebilmek için gereken mesafeyi düz ve büyük taşlarla döşemeye karar veriyoruz. Neredeyse yol inşa ediyoruz. Hepimiz uygun taş arıyoruz, buluyoruz getiriyoruz. Gidiyoruz, yine arıyoruz, buluyoruz, biriktiriyoruz. Bu sağ lastik için, bu sol lastik için... Bir ara Ayşe bir çığlık atıp koşmaya başlıyor. Örümcek, örümcek diyor. Ne örümceği, niye koşuyorsun deyince elim kadar, tüylü ve siyahtı diyor. E dağdayız, normal! Özgür hani nerede göster deyip oraya gidiyor. Ben de -meraklı turşucu- el kadar tüylü siyah örümceği görmeye gidiyorum. Örümcek yok meydanda, ama yuvası duruyor. Bildiğimiz örümcek ağlarından değil. Taşın alt yüzeyine yapmış yuvasını. Mükemmel bir dikdörtgen. İpek bir tül gibi. Öyle bir emek var ki o yuvada... Taş tam aradığımız türden olmasına rağmen, örümceğin yuvasını bozma küstahlığını göstermiyoruz ve taşı tekrar çevirip bulduğumuz haliyle oracığa bırakıyoruz.

Off... Birazcık su olsa! Özgür arabanın içinde bir yerden yarım şişe su buluyor. O suyu bir diksem hepsini içer bitiririm, ama bitirmiyorum. Halen orada ne kadar daha kalacağımız belli değil. Bir yudum alıp duruyorum. Haydi kriko başına. Bir kez daha kaldırıyorum arabayı. Ve bir kez daha... Yetmiyor, bir kez daha... Kendimi Herkül gibi hissettiğim anlar oluyor, ama yoruldukça bu hissiyatım kayboluyor. Güneş ve susuzluk yoruyor. Bir ara arabayla konuşmaya başlıyorum. Artık bu son şansın diyorum. Sana yeterince kredi verdik. Çok değerli anlar geçirdik. Çok şey öğrendik. Çok şey paylaştık. Müthiş bir ruh haliyle müthiş bir çember kurduk. Ama yeter. Ders bitsin artık ve biz gidelim. Söz bak! Denize de gireceğim. Özgür de denize girmek farz oldu artık diyor. Üzerimizde biriken ince toz tabakası ile Özgür'ün yüzündeki siyahlıkları ancak deniz suyu temizleyebilir. Denizin hayaliyle, döşediğimiz yolun da mükemmel görüntüsüyle, kendimizden neredeyse emin bir şekilde bu iş artık bitti diyerek ben direksiyona, Özgür ve Ayşe de uçurumun kıyısına araba itme pozisyonuna geçerek son fiskeyi vuruyorlar. Eğer bu defa da olmazsa yürüyerek denize ineceğimizi, arabayı orada bırakacağımızı, telefonla yardım çağıracağımızı söylüyor Özgür. Konsantrasyonumuzu topluyoruz veeeee... Araba yerinden oynuyor! Döşediğimiz taşlar işe yarıyor ve kurtuluyor saplandığı noktadan. Ama ne yazık ki gitmesi gereken yöne doğru değil de, yana doğru kayıyor araba...

Yıkılıyor muyuz?

Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Ama bu an çok önemli bir an. Pes edebiliriz, çünkü öyle demiştik. Ve öyle bir yılgınlık hali oluşuyor ki, öyle bir hayal kırıklığı var ki, pes etmek kaçınılmaz gözüküyor. Ya da etmeyebiliriz. Ayşe de o ışığı tam olarak göremiyorum, ama Özgür iki buçuk saattir süren kurtarma operasyonuna daha yeni başlamış gibi davranıyor. Ve az önce kurtulduğumuzdan emin olduğumuz için arabaya kaldırdığımız krikoyu yeniden çıkarıyor. Çubuğun mafsallarını fark etmeden krikoya çengeli takıyor. "Bi dakka, bi dakka" deyip mafsalları sabitliyorum ve Özgür var gücüyle çeviriyor. O da yoruldu, biliyorum. Ama artık yöntemin doğru olduğundan eminiz, yapabiliriz diyor. Hayranlığım boyumu aşıyor. Bir ömürdür bu kadar dirayetli olamadım. Kim bilir kaç kereler tam sona yaklaştığım anlarda pes ettim. Ve şu an, tam şu an yine pes edebileceğim andır. Bu kadar çabalayıp, son darbeyi indiremeyeceğim, ve çaresizlik içinde yardım isteyeceğim, bu nedenle hep mahzun kalacağım andır. Başkalarına muhtaç olma duygusundan kurtulamayacağım, özerkliğimi kazanamayacağım ve yardıma muhtaç olarak yaşamımı sürdüreceğim andır. Ama eğer pes etmezsem neler olabileceğini bana reel bir zaman diliminde ispatlıyor Özgür ve onun sayesinde o son hamleyle yardımsız kurtuluyoruz.

Arabanın yola devam edebileceği hissi, bir kuşun özgürlüğe kanat açtığı anın hissi ile eş değer sanki...

Sarılıyoruz birbirimize...

Hissettiğim yegane şey mutluluk.

Ama kurtulmanın mutluluğu filan değil. Bir şeyin mutluluğu da değil. Saf ve katıksız bir mutluluk. Kendinde mutluluk...

Denize varıyoruz.

Düşünmüyorum, çıkarıyorum üzerimdekileri. Kayanın üzerine bırakıyorum eşyalarımı. Ayşe suya hızla giriyor. Arkasından Özgür. Suyun soğuk olduğunu biliyorum. Hayatımın ilk 48 senesini soğuk suya girmemeyi tercih ederek geçirmiştim. Bugün ise özel bir gün. Belki yeni hayatımın ilk günü. Taşlı denizde koşarak atıyorum kendimi suya. O an zihnimde çocukluğum canlanıyor. Caddebostan plajında denize girdiğim çocukluğum... Suyun aşama aşama beni ıslattığı, nadiren koşarak girebildiğim deniz ve çocuk ben... Kollarımı eller yukarı pozisyonuna alarak parmaklarımın ucunda ancak yarım saatte suya girebildiğim çocukluğum... Herkes yüzüp döndükten sonra ancak şöyle bir ıslanıp, bir iki dalıp kova ve kürek ile kenarda oynadığım çocukluğum... Bu kez bir döngüyü kırıyorum ve soğuk sulardayım, çığlık çığlığa. Su öyle soğuk ki buz denizine atlamış gibi hissediyorum. Çığlıklarım dağlardan yankılanıp bana geri dönüyor. Yüzüyorum. Daha doğrusu çırpınıyorum. Bu ne kadar sürüyor bilmiyorum, ama tenim bir süre sonra uyuşuyor ve soğuğa alışıyorum.

Özgür ileriyi göstererek burunun ardındaki mağaraya gidelim diyor. Tamam, hadi siz gidin ben geliyorum diyorum. Deniz biraz hareketli. Su epey tuzlu. Mağara dediği yer kayalığın altında kubbe biçiminde genişçe bir oyuk. Deniz çarpan dalgalarıyla kayayı oymuş. Giriyoruz içeri. Biraz tekinsiz hissediyorum kendimi. Özgür çıkıp kenara oturuyor. Ayşe'ye de tavsiyelerde bulunarak onu da çekip çıkarıyor. Bir de yetmezmiş gibi beni de oraya çağırıyor. Yahu Özgür'cüm beni boşver, ben burada iyiyim, bak ne güzel her yer mavi filan deyip kandıramıyorum. Evladım, ben elli yaşında kadınım, yapamam öyle şeyler. Zaten mayom da yok. Dil döküyorum, ama anlatamıyorum. İlla da çıkacağım. Peki, battı balık yan gider deyip çıkıyorum dipteki kayaya. Dönüp mağaranın ağzına bakıyorum. Güneşin yansımalarıyla birlikte su zümrüt rengine bürünüyor ve mağaranın tavanında kristal yansımalar oynaşıyor. Üşüyeceğimi sanmıştım, ama üşümüyorum. Ürpermiyorum bile. Bir yoksunluğumun daha üstesinden geliyorum. Bugün 1 Nisan 2018 Pazar. Yeni başlangıçlar ve idraklar günü. Kendimi var ediyorum. Varlığımı kutsuyorum. Güçlü bir kadın olduğumu biliyorum, ama öyle çok zayıf ve kırılma anlarım oluyor ki birinin desteğine ihtiyaç duyuyorum. Yardım değil, sadece küçük birkaç cesaret tohumu... Kolayca pes etmemeyi kendi tavrıyla az önce ispatlamış biri üzerime tam da bu tohumlardan saçıyor. Bu armağanları gönülden kabul ediyorum ve mutlu oluyorum.

Sonra ikinci bir mağaraya daha gidiyoruz. Ve karaya dönüyoruz. Ben sanırım Nirvana'dayım. Üstümde bir aldırmazlık, bir rahatlık, öylece çıkıyorum sudan. Karadaki kuru kıyafetlerimi giyiyorum. Ayşe de üzerini değişiyor. Özgür ise kıyıda ateş yakıyor. Bir süre de ateşin etrafında sohbet ediyoruz. Fotoğraf filan çekiyoruz. Yani keyfin dibine vuruyoruz. Zaman yok... Mekan yok... Önyargı yok... Bekleyen yok... Ve üçümüzden başka hiçbir şey yok sanki. Ufak tefek hikayeler var ,ama sadece gülünesi hikayeler gibiler. Bir ara aklıma oteldekiler geliyor. Özellikle de ileri seviye derslere katılamadığıma içerlediğim düşüncesi üşüşüyor... İleri seviye ders neymiş gelsinler, görsünler diyorum içimden. Gerçek bir ruhsal arınma, temizlenme ve belki de sıçrama yaşıyorum. Meditasyon, farkındalık, beni saran dış dünyanın hücrelerim ve ruhumla olan teması. Hepsi aktif.

Devam etsem belki daha söyleyecek çok şey bulurum, fakat hissiyatımın zirve noktasına ulaştığı şu anda yazmayı kesmek istiyorum. Ve bunları yaşayabildiğim için evrene teşekkür ediyorum.







8 Mart 2018 Perşembe

Ho Chi Minh City by night...



With my special thanks to my sweet moto-rider Nguyen Le Vi... 💙

Akşam macerasına hazır bir şekilde lobby'ye iniyoruz. Ortada yoklar. Dışarı çıkıyoruz. Rehberle karşılaşıyoruz. Yan taraftalar diyor. Yan tarafa doğru yürüyoruz. Epey kalabalık görünüyorlar. Biz dört kişiyiz. Onların da dört olması gerekmiyor muydu? Yapacağımız şey şu: Her kişiye bir üniversite öğrencisi olmak üzere motosikletlerle dört saat boyunca bütün şehri gezip, beş ayrı durakta sokak yemekleriyle tanışmak ve kentin iç yüzüyle karşılaşmak... Çok heyecanlı değil mi?!

Önce gençlerle tanışıyoruz. İsimleri anlaşılır gibi değil. Bazıları kendilerine batılı isimler, lakaplar bulmuşlar; ancak öyle başa çıkabiliyorlar. Ama ben onunla bile başa çıkamadım. 10 saniye sonra aklımda hiçbir isim yoktu. Sayıyorum, gençler 5 kişiler. Bizim rehber, yerel rehber, motorlar filan derken bütün kaldırımı işgal etmişler. Gençlerden biri bize motorlarımızı gösteriyor. O an daha alıcı gözüyle bakıyorum. Benimki beyaz. Vespa kıvamında. Uçakta verilen güvenlik bilgilerine benzer motora inme-binme ve yolda olma bilgilerinden sonra küpe ve kolyelerimizi de çıkarmamızı istiyorlar. N'olur n'olmaz! Onları da çıkarıyoruz. Ve artık motorlara binme zamanı... Kasklar takılıyor, ayarlanıyor. Sağdan doğru motora biniliyor. Heyecan dorukta. Bu anlar fotoğraflanmaz mı?! Hemen bir fotoğraf...


Ve yola çıkıyoruz.

Müthiş...

Hava öyle güzel ki, ne ısınıyorsun ne üşüyorsun. Motorla hızlı gitmediğimiz için öyle rüzgar filan da olmuyor. Limonata gibi işte... Işıklı yollardan geçiyoruz. Onların yılbaşılarıymış. Yeni yıl nedeniyle her yerde sarı çiçekli, kırmızı süslemeli ışıklandırılmış ağaçlar var. Sarı renginin uğur getirdiğine inanıyorlarmış. Gündüz yerel rehber söylemişti. Ve ayrıca bu yıl köpek yılıymış. Uğurlu olsun...

Etrafıma bakınırken ve diğer motorlarla ilişkimizi gözden geçirirken kendimi akışa dahil hissetmeye başlıyorum. Motorların birbirleriyle olan mesafelerini, görünmez kurallarını, ilişkilerini algılıyorum. Bazen boş bulunuyorum, irkiliyorum. Ne de olsa henüz ortama yabancıyım. Ama her geçen dakika biraz daha yakınlaşıyorum. Beni arkasında taşıyan kızcağız bana sürekli bir şeyler söylüyor. Fakat karşılıklı konuşurken anlamadığım bir telaffuzu motorda giderken nasıl anlayabilirim ki? Çok zorlanıyorum, ama bu işi çözmeye niyetliyim. İngilizcemin parlak olmadığı doğrudur, fakat her nasıl oluyorsa telaffuz çözmede birinciyim. Kızcağızın söylediklerini can kulağıyla dinliyorum. İki cümle söylediyse, ben iki kelime yakalıyorum. O iki kelimeye dayanarak cevap veriyorum. Öyle öyle anlaşıyoruz. Konuşkan ve sevimli bir kız.

Diğer motorlarla arkalı önlü grup halinde gidiyoruz. Motordan motora laf atmalar, fotoğraf çekmeler, fikir beyan etmeler bol. Meğer en önde de grubun başı gidiyormuş. Biz sadece dört motor olacağımızı sanıyorduk, fakat sonradan öğrendiğimize göre gençlerin bazıları ilk kez çıkıyormuş, o yüzden turu düzenleyen arkadaş da bize eşlik ediyor. O da çok sempatik ve işini canla başla yapan bir genç. Mutlu mesut ilk durağımıza varıyoruz. Motoru park ediyoruz. Kaskları çıkarmayı öğreniyoruz. Ben her tür kurala uymayı takıntı haline getirmiş biri olarak tam inmem gerektiği şekilde iniyorum.

Durduğumuz yer bir köşe. Büfe kıvamında. Kaldırıma taşan cinsten ufacık bir tezgah. Köşenin yan tarafında sokak üstü küçük masa ve sandalyeler. Fakat o sandalyelere ancak bir çocuk sığar. O kadar minyon insanlar ki benim 12 yaşındaki kızım orada uzun boylu sayılıyor. Neyse, grup başımız iki tane bir şey sipariş ediyor. Adını sormayın. Hatırlamıyorum. Kadın şipşak torba gibi bir kaba biraz ondan biraz bundan dolduruyor, üzerine soslar atıyor, bir de güzel karıştırıyor, hepsini kutuya döküyor. Kutunun içine bir kaç şey daha ilave ediyor. Kapatıp elimize veriyor. Birini bize, diğerini Mehmet beylere... Birer de çubuk...


Yiyebilirsen ye! İçimde hafif bir direnç... Savaşçı ruhum zincirlerini kırıp atıyor kendini ortaya, açıyor kutuyu ve direnç mirenç dümdüz oluyor. Lezzet fena değil, ama içindeki asetat parçaları beni biraz zorluyor. Asetat parçaları dediğime bakma. Onlar aslında pirinç yufkaları. Gündüz Cu Chi tünellerinde yapımını izlemiştim. Pirinç suyunu bambu hasırların üzerine 20-25 cm çapında döküp güneşte kurutuyorlar. Kuruduklarında daha çok aydıngere benziyorlar. Sonra da onlarla "fresh spring roll" yapıyorlar. Gündüz başka bir yerde kadının biri bunları makasla doğruyordu, ne yaptığını anlamamıştım. Şimdi kavrıyorum durumu. Ama bunları biraz kalın dökmüşler, aydıngeri geçmiş, asetat olmuşlar.

Birden fark ediyorum. Biz yiyoruz gençler bakıyor. Yahu böyle olur mu, siz niye yemiyorsunuz deyince onlar da birer çubuk alıyorlar, bizim kutulara ortak oluyorlar. Yani öyle bir durum var ki! Bugüne kadar öğrendiğimiz tüm hijyen klişe ve kriterlerini Saigon nehrine atmam gerekiyor. Bağrıma tuz basıp bir kısmını atabiliyorum ancak. Gecenin tadını çıkarabilmem için en azından bir süreliğine bildiklerimi unutmalıyım. Ok! Başaracağım. Onlar yaşıyorsa ben de yaşayabilirim. Ay, ne mücadele bu... Haydi yeter bu kadar, gidelim!

Ohhh! Oradan kurtuluyoruz. Yeni bir yere doğru yola çıkıyoruz. Yolda olmayı seviyorum. O akışa dahil olmak hoşuma gidiyor. Yolların birleşim noktaları, sağa ve sola dönüşler çok değişik. Ne biz, ne karşıdan gelen neredeyse hiç bir zaman durmuyor, fakat tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıp geçiyoruz. Bu örüntü hiçbir köşe başında yada kavşakta bozulmuyor. Sadece kırmızı ışıkta duruyoruz. Öyle ki, gidiş geliş olan ana caddedeki kavşağın tam orta yerinde hiç durmadan geçerken gördüklerimi sayıyorum: Sola dönmekte olan biz, karşıdan gelmekte olan bir otomobil ve arkasındaki kamyonet, 4-5 tane bizimle beraber sola dönecek olan motor (düz gidenleri saymıyorum) ve tüm bunların içinden şeffafmışçasına geçmekte olan omuzu kefeli vatandaş. Biz bu tablonun neresindeyiz? Otomobil ile kamyonet arasında! Yaya nerede? O da aynı koordinatın gölgesinde... Bilmem anlatabildim mi?! İşin daha da ilginç yanı bütün bu tuhaf akışta hepimiz sakiniz. Kimse kimseye söylenmiyor. Hakikaten akıp gidiyoruz. Suyun taşı aşıp aktığı gibi...

Veee ikinci durağımıza geliyoruz. Bu defa yemek için dükkanın içine giriyoruz. Ama cam, kapı filan yok, her yer açık. Alüminyum masalar ve tabureler var. Yerler leş. Grup başı dördümüzü yan yana oturtuyor. Onlar da karşımıza tespih gibi diziliyorlar. Bu defa sulu bir yemek yenecek. Siparişleri veriyor ve açıklama yapıyor: "Bizde bir lokantanın yerlerinin kirli olması iyi bir şeydir. Oraya çok kişinin geldiğini gösterir ki, bu da lezzetli olduğunun işaretidir" diyor. Bakış açısı diye buna denir. Bazı şeyleri farklı algılamak için sadece bakış açımızı değiştirmeliyiz.

Noodle çorbaları fena değil. En çok sevdiğim lezzet içindeki limonotu (lemongrass). Karideslisi daha güzel filan derken Haydaaa! Bunlar yine gülümseyerek bizi seyrediyor! Çocuklar buyursanıza diyoruz da onlar da kendilerine bir şeyler alıyorlar. Adeti bilmiyoruz ki! Aldıklarını ortaya getiriyorlar da çorba ortadan nasıl yenir bize öğretmediler birader! Herhalde bizi dünyanın en görgüsüz, aç gözlü insanları falan sanmışlardır. Düşün, çocuklar evlerinde bir tas çorbayı dört kişi yemeye alışmışlar, Türkler gelmiş çorbayı önüne çekmiş kimseye vermiyor. Heyyarappi! Anlatsan anlatamazsın ki. Çorbalar da bitince bir fotoğraf çekelim bari diyoruz.


Orada epey sohbet ediyoruz. Mavi tişörtlü kız 25 yaşında, muhasebe işi yapıyor. Yanındaki benim şeker kız. 23 yaşında. O da muhasebede. Adı yine zor geliyor. Unutuyorum. Onun yanında Ti var. Ti adını şöyle söylüyor: "Tea, not coffee". Komik çocuk. Çocuk dediğime bakma, hiç göstermiyor ama Ti grup başı ve 38 yaşında. Onun yanında ayakta olan 19 yaşında ve lise öğrencisi. En sağda da Lukas 22 yaşında. Pırıl pırıl çocuklar. İnanılmaz saygılı ve sevgi dolular. Dini inançları yok. Dua etmez misiniz diye sorduk. Ederiz, dedelerimize ederiz; bahçede dedelerimiz yatıyor, her gün onların başına gider dua ederiz dediler. Tek tanrılı din diye bir şeyin varlığından haberdar değiller. Ne İslam deyince anlıyorlar, ne Yahudi deyince. Sadece Katolik deyince tanıdık geliyor, çünkü istilalar esnasında Fransızlar oraya kilise inşa etmişler de ondan.

Birden Ti sırt çantasından bir şeyler çıkarmaya başlıyor. Meğer muhtelif içkiler varmış içinde. Ve küçük bardaklar. Tatlı bir şarap denettiriyor bize ilk olarak. Fena değil. Arkasından pirinç rakısı, arkasından bir tane daha... Ağır ol kardeş, böyle yaparsan motorun arkasına küfe monte ettirmen gerekecek vallahi. Zaten önden bira da içmişiz. Ben pas geçiyorum doldurduklarını. Gençler ev yapımı buzlu çay içiyor. Alkol yasak. Motor kullanıyorlar. Buyur da edemiyoruz. Doldurma diyorum artık. Ve bombayı çıkarıyor çantadan. Son içki içmelik değil izlemelik.Yani, bana göre öyle! Ama aramızda cesaret ataşeliği yapanlar da oluyor elbette. Bakınız Şekil 1


Bir kobra, ağzında da bir akrep. İçip de ne olacak? Kanatlarım çıkacaksa bi düşüneyim. Çıkmayacakmış madem içmiyorum o zaman ;) Son gülüşmeler ve fotoğraflardan sonra yerimizden kalkıyoruz. Arkamızdakiler kağıt oynuyor. Tanıdığımız kağıtlarla tanımadığımız bir oyun oynuyorlar. Oyunu izleyerek anlamaya çalışıyoruz, fakat anlayamıyoruz. Anlatmalarını da beklemiyoruz. Pınar hanım kanasta diyor, ama katiyen değil. Kanastayı iyi bilirim. Her neyse... Onları izlerken duvarda duran fotoğraflara gözüm takılıyor. Savaşta mı öldüler acaba diye aklımdan geçiriyorum. Ama detaylara dikkat etmiyorum. Ancak sonradan fotoğrafa bakarken üzerindeki haçı fark ediyorum. Şaşırıyorum.


Ve dışarı çıkıyoruz. Üçüncü durağa doğru... Bu defa ana caddelerden içerilere doğru giriyoruz. Akış hızımızda hiçbir değişiklik yok neredeyse. Ama biz ara sokaklardayız artık. Ara sokaklar tam bir labirent. Biz o labirentlere güvenle dalıyoruz. Gerçek olmayacak kadar ütopik, hayal olmayacak kadar gerçek. Gördüklerim gözlerimin önünden hızla kayıyor, fakat zihnimde izler bırakıyor. O yoksulluk, yoksunluk, alışmışlık, durgunluk... Kokular, sesler, ışıklar, renkler... Duyularıma ve duygularıma değen onlarca, yüzlerce ayrıntı... Onca sefaletin içinde, mevcudiyetini dinginlikle sürdüren onlarca, yüzlerce insan...





Karar veriyorum. Hijyen batının dizayn ettiği bir kavram. Din kavramının nasıl burada geçerliliği yoksa , hijyen kavramının da yok. Oysa hepsinin dişleri bembeyaz, saçları tertemiz. İnsanlar kötü kokmuyor. Tırnakları bakımlı. Giyimleri düzgün. Her gittiğimiz yerde önce ıslak mendil ikram ediliyor. Peki, nedir bu çelişki? Üzerine çok kafa yormam lazım. Düşünmem lazım. Okumam lazım. Bu merak beni heyecanlandırıyor. Ve daha güzeli bu heyecan beni ben yapıyor, beni kendime getiriyor, içimdeki potansiyeli enerjiye dönüştürüyor.

Üçüncü durağımız deniz ürünleri ile ilgili. Bende tokluk hissi hakim, ama daha yolu ancak yarılıyoruz. Daha ne yiyebiliriz ki diye düşünmeden edemiyorum.  Etrafıma bakayım mı bakmayayım mı ona bile karar veremiyorum. Ama öte yandan bu tur ülke gerçeğine nüfuz etmek için eşsiz bir deneyim. Halkın içinde, şehrin kalbindeyiz. Deniz ürünleri her yerde. Öyle karides marides değil. Damardan. Etrafıma bakmaya başlıyorum.

 
 

Grup başı bize oturacak yer ayarlıyor. Bir telefon kulübesine kaç Çinli sığar deneyinin 1 metrekarelik masanın etrafına kaç Türk ve Vietnamlı sığar versiyonunu burada test ederek oturuyoruz. Yine Türkler Vietnamlılara karşı masa düzeninde. Ayaklarımızın altı sürtünmesiz alan yeminle. Neft yağı sürmüşler mübarek! Hayatımda bundan daha kaygan bir zemine bastığımı hatırlamıyorum. Ti masayı donatıyor. Küçük küçük tadımlıklar. Öğrendik artık, baştan buyur ediyoruz. Beklediğimden daha iyi diyebilirim. Ördek yumurtası hariç. Yumurtayı, kabuğundan çıkmamış civcivken hayvanın altından alıp pişirmişler. Yuh dedim yani! Bünyem kabul etmez.

Artık bittim tükendim. Eve gitmek istiyorum. Ama daha bitmedi. 2 durak daha var. Bende de valizim gibi tek bir pirinç tanesine yer kalmadı. Bundan sonrasında sadece izleyiciyim. Kalkıyoruz. Sokağın başına doğru ilerliyoruz. Bulaşık kovaları zihnimin mantık kanallarını zorluyor.


Haydi bir de anı fotoğrafı olsun diyoruz. Topluca fotoğraf çektiriyoruz.


Hayırlısıyla dördüncü durağa doğru yola çıkıyoruz. Artık gözüm hiçbir şey görmüyor. Sanırım doz aşımı söz konusu. O durak tatlı ve meyve durağı. Anlatmaya mecalim yok, zaten anlatacak bir şey de yok. Daha doğrusu hatırlamıyorum. Zihnim o kadar kabul etmemiş! Son durak kahve olsa gerek diyorum, ama sorgulamıyorum. Zaten bu turun en güzel yanlarından biri de kimsenin şimdi nereye gidiyoruz diye sormaması. Sadece gidiyoruz ve yaşıyoruz. Son durağa doğru yola çıktığımızda içimde bir şükür. Motor otoyola çıkıyor. Azıcık yüzüme rüzgar esiyor.


Sonra yine bir sokak arası... Bir tane daha... Dükkanlar... Çiçekçiler... Lokantalar... Bir ara etrafımıza bakıyoruz, grubun yarısı yok. Duruyoruz. Beklemeye başlıyoruz. Hayret nerede kaldılar? Pınar'la fikir yürütüyoruz. Telefon mu etsek? Telefonları fotoğraf çekme haricinde kullanmıyoruz ama. Kızlara söylesek de onlar sorsa. Söylüyoruz. Mesaj atayım diyor. Yahu yolda giderken mesaja mı bakacak? Atıyor bir mesaj. Biraz daha öyle bekliyoruz. Cevap yok. Bu defa benimkine söylüyoruz. Başka yol yok, bu yoldan gelecekler diyor. İyi de evladım 15 dakika oldu, hala yolu bulamadılar mı? Aralarında Vietnamca konuşuyorlar. Sanki bir şey söyleyecek gibi. Konuşup duruyorlar. Bize çözüm getirmiyorlar. E valla 20 dakika orada öyle tuhaf hislerle bekliyoruz. Birden üç motor birden karşımızda beliriveriyor. Neredesiniz siz demeye kalmıyor, arkalarından çiçek buketleri çıkıveriyor. Bizim yağlar da eriyor. Programın beşinci ve son durağının bu kadar zarif ve naif olması bütün bonusları hak ediyor. Bravo doğrusu! Çok etkileyici. Bu yorgunluğu ve tükenmişliği ancak böyle bir güzellik ortadan kaldırabilirdi. Ve dahası böylesine ince bir düşünceyi programa dahil etmek, bana kalırsa yalnızca Ti'nin fikri değil, Vietnam kültürünün bir parçasıdır diye düşünüyorum.

İşte Ho Chi Minh City'de akşam turunun sonu... Geriye hoş bir seda kalıyor. Benim kız ile vedalaşırken çiçeği ona takdim ediyorum: Biz yarın uçuyoruz, çiçekler ölmesin diyorum. İnanılmaz seviniyor. Gecenin başında Avrupa'yı gezmek istediğini ve bunun için deli gibi çalışıp para biriktirdiğini söylemişti. Onu evime davet ediyorum. Aç diyorum Facebook'unu. Yazıyorum adımı. Ekle diyorum beni. Ekliyor. İstediğin zaman gel diyorum. Gözlerinin içi gülüyor.


Adını eve gidince öğreniyorum. Nguyen...

Best wishes and good luck Nguyen 💟



6 Mart 2018 Salı

Günaydın Ho Chi Minh City...


Telefon sesi...

Bir de üstüne alarm...

Saat 6.30. Offf... İstanbul'da daha saat 2.30. Bu saatte nasıl kalkılır? İstanbul'u unut dostum. Başka bir alemdesin. Bir süre burada kalacaksın. Saatlere alışsan iyi edersin. Peki, tamam diye biten kendimle yürüttüğüm diyalog sonunda paşa paşa kalkıp perdeyi açıyorum. Şu otel perdelerine dokunmak ayrı bir diyalog konusu da, oraya girmeyelim. Manzara karşı bina. Dandik yani. Nehir tarafına bakan var mıdır diye geçiyor aklımdan, ama soracak değilim. Hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Salon dolu. Açık büfe müthiş, ama bende iş yok. Hala üzerimden muşmulalığı atamamışken o balıklar, noodle'lar, sushi'ler nasıl yenir? Bu sabah bildiğimden gideyim yarın sabah düşünürüz deyip, peynir, İtalyan salamı, ekmek filan alıyorum. Meyveli, yulaflı yoğurt nefis. Hele sunumları çok şeker. Küçük kavanozcuklara envai çeşit meyve ile kat kat rengarenk doldurmuşlar. Ananaslısından alıyorum. Bir tabak da meyve... Daha önce hiç dragon fruit denememiştim. Ya da belki yıllar önce Çin'de yemiş olabilirim, ama hatırlamıyorum. Zaten matah değil. Fakat passion fruit harika. Ekşi ekşi ama çok sevdim. Çapraz masada Avrupalı bir çift de passion fruit yiyor, ama tutkunun dozunu biraz kaçırmışlar. Her biri tam 6 tane almış, tutku üstüne tutku yiyorlar karşılıklı. Ürtiker olacaklar yeminle. Kendi kendime gülümsüyorum.

Tura çıkmak üzere lobby'de buluşuyoruz. Ve Tülay hanım bana, ben Tülay hanıma mahcup... Ne ben onu tanıdım, ne o beni! Lisa söylemese fark etmeyeceğim. Nil'in anneannesiyle aynı turdayız. Tesadüfün iğne deliği. Üstelik evine filan da gitmişliğim var, ama hafıza problemim malum had safhada. Hep beraber gülüşüyoruz.

Sekize doğru biniyoruz otobüse. Rehber ön koltuklara dönüşümlü olarak binmemizi tembihliyor. Kim bilir kimler bu yüzden kavga ettiyse! Zaten istemem, yüreğim kaldırmaz bu trafiği. Gideceğimiz yer Cu Chi tünelleri. Bir de yerel rehberimiz var. Adını unuttum. Hatırlamak mümkün değil. Hım mıdır nedir?! Tuhaf isimler. Keşke yazsaydım... Nihayet yol boyu Vietnam ve Ho Chi Minh City hakkında bir şeyler anlatıyor bizimki. Akşamdan anlatsaydı unuturuz diye mi düşündü acep?! 7 sene rehberlik yaptım. Tecrübeme dayanarak söylüyorum. Bir bilgi ancak bir kaç tekrardan sonra akılda kalıyor. Sen akşam anlat, sabah bir daha anlatırsın. Hem de zenginleştirerek anlatırsın. Adamın iştahı yok anlatmaya ki! Google'dan mı indirmiş ne, oradan okuyor. Verdiği tüm sayı bilgileri, istatistiki bilgiler küsuratlı. Sanırsın ezberlemiş. Neyse Cu Chi tünellerine varıyoruz.



Tüneller çok ilginç. Ağaçlı bir arazinin altına köstebek yuvaları gibi tüneller ve odalar kazarak yeraltı şehri inşa etmişler. Neden mi? Hayatta kalabilmek için. Kendilerini savunabilmek için.



Bu millet asırlar boyu istilacılarla uğraşmış. Ne Çinlisi-Japonu kalmış, ne Fransızı, ne Amerikalısı... Dünyanın öbür ucundaki bir milletten ne istersin ki? 1945-70 yılları arasında kazdıkları bu tünellerde Amerikalılardan saklanmışlar. Aşağıda mutfaktan kilere, sağlık biriminden tuvalete kadar her şey mevcut. Fakat tüneller esasen öyle dar ki bizim sığmamız mümkün değil. Sonradan bir bölümünü turistlerin ziyaret edebilmesi için genişletmişler de ancak sığdık. Ördek pozisyonunda çömelerek, kafanı da öne eğerek yürüyebiliyorsun. Ya da sürünerek... Vietnamlılar bu tünellerde günlerini geçirmiş zavallıcıklar.



Amerikalının yöntemi ise bombardıman. Adi herifler! Zaten tünellere sığmaları mümkün değil. Geçip gittikleri yerlerin altında Vietnamlılar dolanıyor aslında. Havalandırma delikleri öyle akıllıca kazılmış ki fark edilmiyorlar. Amerikan uçaklarından atılan bombaların bazıları patlamamış, Vietnamlılar bunları toplayıp Amerikalılara karşı kullanıyorlar. Amerikalıların parçalanmış kamyon lastiklerinden ayakkabı yapmışlar; böylece toprakta kalan izler ayırt edilemiyorlar. Ve dahası psikolojik yıpratma taktikleriyle Amerikalılara karşı tuzaklar hazırlıyorlar. Tuzaklarda yaralananları bıraksalar vicdan azabı duyacaklar, alsalar ilerlemelerine engel olacaklar. Sonunda Amerika pes ediyor. Ama bu süreçte ne çok insan ölüyor.

Esasen mücadele kapitalizm ile komünizm arasında. Amerika'nın yıkmaya, ortadan kaldırmaya çalıştığı şey komünist rejim. Fakat yine de başaramıyor. Mevcut rejim sosyalist cumhuriyet. Ülkede dini inanç yok, ama saygı var, eşitlik var. Doğaya saygı da en az insana saygı kadar önemli. Batının yaptığı gibi doğaya hükmetmeye çalışmıyor, kendini doğanın bir parçası olarak görüyor. Böyle ülkelere geldiğim zaman yeniden insan olduğumu hatırlıyorum.

Tünellere veda ediyoruz ve tekrar otobüslere biniyoruz. Bu defa savaş gazilerinin ve onların evlatlarının çalıştıkları bir atölyede duruyoruz. Yaptıkları tabloların ana malzemesi ördek yumurtası kabuğu. Vallahi öyle...


Tabloların yapım aşamalarını izliyoruz. Kabuk parçalarını figürlerin içine yapıştırıp ezerek kırıyorlar. Yer yer sedef gibi farklı malzemeler de kullanarak renklendiriyorlar. Dolgu gereken bölgeleri doldurduktan sonra elle zımparalayarak parlatıyorlar. Sonuç bir tür lake etkisi veriyor. Sevdim.


Artık yavaş yavaş acıkma hissi baş gösteriyor. Öğlen yemeği tura dahil değil. Önce uyumak istediklerinden tura katılmamış olan geçleri gidip otelden alıyoruz, sonra yerel rehberin önerdiği restorana gidiyoruz. Fakat yemek süresi 45 dakika. Bu sürede restoranda yemek çok saçma. Biz girmiyoruz. Bizim gibi çoğu sağa sola saçılıyor. Yan sokağa dalıyoruz. Bir iki yere göz attıktan sonra üst katta balkonlu malkonlu bir yeri gözüme kestiriyorum. Yukarı çıkıyoruz. Gayet güzel. Çekik gözlülerin yemek yediği bir yer. Menüyü alıyoruz. Her zamanki gibi paylaşmak üzere iki tabak yemek sipariş ediyoruz. Biri sulu, biri kuru. İkisi de birbirinden lezzetli çıkıyor. Bata çıka yeyip üç kuruş ödeyip çıkıyoruz. Restorandakiler tabi ki zamanında çıkamıyorlar. Çıktıklarında da suratlar asık. Maalesef memnun kalmıyorlar.

Öğleden sonra turu, şu tur acentalarının panoramik şehir turu dedikleri türden aslında. Fakat neyse ki yanımızda yerel rehber var da Ho Chi Minh City'yi doğru dürüst geziyoruz. Bizimkine kalsa bir şey yok orada deyip bırakacak. Yerel rehber sayesinde hem savaş müzesini hem de başkanlık sarayını enine boyuna dolaşıyoruz. Kendi adıma söyleyeyim: Bilinçleniyorum. Vietnam tarihi bir trajedi. İnsanın insana yaptığı bu eziyet görülmemiş bir şey... 4 milyon Vietnamlı ölüyor. Nasıl mı? Tam 8 milyon ton bomba Vietnamlıların üzerine yağıyor. Sonrasında da napalm bombası etkileri yıllarca devam ediyor. 'Acent Orange' denilen kimyasallar 400.000 kişinin sakat doğmasına yol açıyor. Öyle sıradan sakatlıklar değil. Hilkat garibeleri geliyor dünyaya. Yahudi soykırımından neredeyse farksız. Dehşete düşüyorum. İçimde katliam yapan tüm canilere karşı uyanan nefretle, bir kez daha savaşları lanetliyorum. Savaş müzesinde gördüğüm görüntülerin bazıları yüreğime su serpiyor. Tüm dünya milletleri o yıllarda kınama mesajları yayınlıyor, mitingler yapılıyor; ama nafile. Amerika gözü dönmüş halde bombalıyor. Ve bunu Amerika başka coğrafyalarda halen yapmaya devam ediyor.


Merhamet duygularımla vicdanım el ele dolaşırlarken savaşlar niye diye defalarca soruyorum. Cevap bulamıyorum. Bu tarifsiz duygularla Fransız yapımı postaneyi içerden, kilise ve opera binasını da dışarıdan geziyorum. Etrafımı her ayrıntısıyla izlerken savaşları biraz olsun unutuyorum. Günlük hayata odaklanıyorum. Omuzlarında taşıdıkları kefeler, kefelerin içindekiler, kefeleri taşıyanlar ve kefeleri taşıyanların başındaki şapkalar çok estetik, egzotik ve eksantrik. Fakat ne yaptımsa istediğim kalitede bir fotoğraf yakalayamıyorum. Sebebini biliyorum... Bir dahaki sefere!

Böylece tur sona eriyor. Herkes yorgun. Ben de dahil. Otele gidip biraz dinlenmek istiyorum. Ama zaman yok. Sadece 45 dakika için odaya çıkıyoruz. Akşam için enteresan bir program var. Katılsak mı katılmasak mı diye düşündüğümüz vakit hiç yorgun değildik, ayarladık. Şimdi zor geliyor tabi. Fakat program hakikaten çok sıkı. O yüzden azıcık tazelenip çıkıyoruz...



3 Mart 2018 Cumartesi

Sevgili dans hocam Ümit İris'e ithafen...

 
 

Sevgili dans hocam Ümit İris'i son yolculuğuna uğurladıktan sonra onun ruhu için yapabileceğim en güzel şeyi yapıyorum ve onun sevdiği müzikleri dinliyorum (dinlemek için resimlerin üzerine tıklayınız). O günleri, o güzel günleri zihnimde tekrar tekrar canlandırıyorum. Ağlayacağımı hiç düşünmemiştim, ama Seval hanımı görünce kendimi tutamıyorum. Yanağımdan bir damla yaş süzülüyor.




Baştan anlatmak istiyorum... Uzun uzun, teker teker, yaşaya yaşaya anlatmak istiyorum.

Büyüyünce ne olmak istersin diye sorduklarında dansöz olmak istediğimi beni küçüklüğümden beri tanıyan herkes biliyor. Öğretmenimin evindeki meslekler ansiklopedisini karıştırırken 7-8 yaşlarında karar vermiştim buna. Üniversiteden sonra İtalya'da yaşadığım dönemde Hakanların bizi Ipotesi adındaki o şahane yere götürmesiyle Salsa, Rumba ve Merengue ile tanıştım. Aşık oldum. Hele insanların medeniyetine hayran kaldım. Dansa kaldırıyorlar, dans bitiyor, teşekkür edip nazik bir şekilde yerine eşlik ediyorlar. Ne asılma var, ne sulanma... Adını bile bilmediğin insanlarla büyülü danslar ediyorsun ve müzik sustuğunda herkes özgür. Yıl 1993, geçen asır yani. Ben daha 23 yaşındayım. İçim kıpır kıpır. Her gün dans etmek istiyorum ama İpotesi'ye gidebilmek için cuma akşamını beklemek zorundayım. Ben en iyisi bir kurs bulayım kendime diyorum. Buluyorum. Haftada 2 gün de oraya gidiyorum. Orada salon dansları adı altında Vals, Mazurka ve bir şeyler daha öğreniyorum. Bir ara tangoya da değiniyorlar, ama az. Bütün bu danslarda beni en çok etkileyen de her şeyin doğaçlama olması. Dersler ve danslar 6 ay kadar devam ediyor. Sonra İstanbul'a dönme vakti gelip çatıyor.

Döndüğüm zaman en çok üzüldüğüm şey burada böyle dansları edebileceğim hiç bir yer olmaması diye düşünürken Betül bana müjdeyi veriyor. Etiler'de bir yerde dans derslerine başlayacağız, sen de gel diyor. Koşa koşa gidiyorum. Dans hocamız Yonca hanım, asistanı da o zamanlar bizim gibi tıfıl olan Halit Ergenç. Asistan yakışıklı da dersler berbat. Olacak gibi değil. Bırakıyorum. Zaten ötekiler benden önce su koyuvermişler.

Bir gün iş yerindeyim. Malum mobilya mağazasındayım. Mobilyanın birinin üzerinde dergiler duruyor. Akşam saat 17.00 suları. İşten çıkmama 1 saat var. Oyalanıyorum. Dergiyi elime alıp karıştırmaya başlıyorum. Önüme bir sayfa açılıyor: Dansçı bir çiftin tam sayfa fotoğrafı. Neymiş bu diyorum ve yazıyı okumaya başlıyorum. O yıllarda pazar günleri TRT İzmir televizyonundan yayın yapan bir programda dans eden Ümit İris-Seval Uğur çiftini anlatıyor. Satır satır atlamadan okuyorum. Bir ipucu arıyorum: İstanbul'da dans dersleri veriyormuş. Ama ne adres var, ne telefon. Dergiyi çantaya yerleştiriyorum. Saat altıyı zor ediyorum. Uçarak mı koşarak mı bilmiyorum, kendimi eve atıyorum. O zaman altın rehber var. Açıyorum rehberi, deli gibi arıyorum. Meslekler mi vardı neydi; hayal meyal hatırlıyorum. Ama sonunda Ümit İris'i buluyorum. Yuppi! Fakat sıkıntı şu: Biz '94 yılındayız, dergi '89 dan kalma, altın rehber ise '84 ten filan. Yani '94'te 7 haneli numaralara geçilmiş ama altın rehberdeki numaralar hala 6 haneli. Başına bir şeyler ekleyip arıyorum , ama nafile... Ne yaparsın??? Alırsın adresi, gidersin kapısını çalarsın. Saat 18.30 civarı. Babam sekizde geliyor. Anne ben çıkıyorum, sekize kadar gelirim deyip pırrr... Otobüse biniyorum, Taksim'e gidiyorum. O zamanki trafik ne ki, şipşak gidiveriyorum. Sıraselviler'in başında adresi buluyorum. Buluyorum bulmasına da yukarı nasıl çıkacağım onu düşünüyorum. Bina pek tekin görünmüyor gözüme.

Ha gayret, buraya kadar geldin, yukarı da çıkarsın sen diyorum kendi kendime. 1 kat merdiveni çıkıyorum: Ses kayıt stüdyosu. Eyvaaahhh! Tamam mı, devam mı? Devam. Annem duysa beni gebertir diye düşünmediysem ne olayım. Haydi 1 merdiven daha... Aman Tanrım! Burası da Zührevi Hastalıklar Mütehassısı... Yahu deli miyim divane miyim, ne işim var burada? Anadolu'dan kaset yapmak için İstanbul'a gelmiş köylü kızları gibiyim vallahi. Hadiii uzatmaaa yürüüüü... diye diye tepeden gün ışığı görünüyor. Çatı katına varıyorum sağ salim. Kapının önündeyim. Kapıda ne yazıyor dersin? Tabi ki ÜMİT İRİS!!! Yuppi... Sevinç çığlıkları atmak istiyorum. Fakat bir yandan da acele etme sevinmek için, daha adamı görmedin, bi gör de sonra sevinirsin diye kendimi çimdikliyorum.

Zili çalıyorum,

Kapı açılıyor.

Evet o...

Resimdeki adam...

Kendimi tanıtıyorum. Dans derslerinden birini izlemek istediğimi söylüyorum. Bir an duraklıyor. Ee, birazdan bir grup dersim var, isterseniz buyurun bekleme odasında bekleyin, geldiklerinde izleyebilirsiniz diyor. Arada hangi dansları öğrettiğini, ders fiyatlarını filan soruyorum. Sağa sola bakıyorum. Birkaç dakika sonra kapı çalıyor ve gerçekten de 2-3 çift geliyor. Bu kadar mı denk gelir?! Onlar da işten çıkıp gelmişler besbelli. İzliyorum ve onuncu dakikada kararımı veriyorum. Benim yerim burası diyorum.  Yıl 1994. Muradıma eriyorum. Özel derslere başlıyorum. İçimde öyle bir tutku var ki, bazen akşam için boş saat yoksa öğlen arasında derse geliyorum. Bir saat dans edip işe geri dönüyorum.

Kısa bir süre sonra Ümit bey pazar akşamları Ahırkapı Armada Otelinde dans geceleri başlatacağının müjdesini veriyor. İnanılmaz seviniyorum. Özlemini duyduğum İtalya günleri artık geride kalıyor, ama yerini dolduracak Armada günleri başlıyor. Ömrümün belki de en güzel anlarını orada geçiriyorum. Her pazar akşamı özenle giyinip, saçımı ve makyajımı yapıp kelebekler gibi gidiyorum oraya. Bugün cennet mekanına uğurladığımız o değerli insan sayesinde muhteşem danslar ediyorum pazar akşamlarımda ve Cumhuriyet bayramlarında. Evet, Cumhuriyet baloları düzenleniyor Armada otelinde. Dans gecelerinin açılışını her zaman olduğu gibi Ümit İris-Seval Uğur çifti yapıyor. O zamanlar sadece tango yok, rumba, vals, cha cha da yapıyoruz. Bütün bir gece hiç durmaksızın dans ediyoruz. Ve hala süren dostluklar ediniyoruz.

Ümit İris'in açtığı yolda ilerlerken çeşitli yol ayrımlarıyla karşılaşıyoruz. Arjantin tangosu hayatımıza en çarpıcı haliyle giriyor. Ne Buenos Aires'i kalıyor, ne Hollanda'sı, ne festivaller, ne maratonlar bırakıyoruz gidilmedik. Her an ayakkabılar hazır. Ya çantada valizde, ya arabanın arkasında. Denenmedik ayakkabı markası bırakmıyoruz yıllar içinde. Necmi usta ayakkabı yapmayı öğreniyor enine boyuna. Yıllar geçiyor. Dans aşkım hiç bitmiyor, fakat dansçılarla aram zamanla bozuluyor. Selam vermeyenler, verirse borçlu çıkacağını düşünenler, başka niyetler besleyenler, sohbetten bile imtina edenler, gruplar oluşturup içlerine kabul etmeyenler, dans etmek için gençleri tercih edenler, snopluktan burnunun ucunu görmeyenler, kendilerini ilah zannedenler filan derken dans hayatım bitiyor. Şimdi özlemle anıyorum o eski günleri. Ümit İris-Seval Uğur çifti ile birlikte geçirdiğimiz o mutlu pazar gecelerini...

Değerli dans hocam Ümit İris, yolun ışıkla dolsun, mekanın cennet olsun. Meleklerle dans edersen eğer, kutup yıldızından bir göz kırp, ben anlarım...



Bir yolculuk daha başlıyor...


Oraya gidelim, buraya gidelim derken şu Asya kıtasını bir türlü gezemiyoruz. İçimizde ukde olmuş, habire gidelim diye debeleniyoruz, yine gidemiyoruz. Yıllar önce bir tek Çin'e gitmişliğimiz var, o kadar! Bu defa başarıyoruz. İsteğimiz aslında acenteyle gitmeme yönünde, ama zamansızlık ve sabır yoksunluğu nedeniyle bir tura yazılıyoruz. İsim vermiyorum. Çünkü henüz bloğuma reklam almaya başlamadım ;)
21 şubat çarşamba gecesi hareket. Valizimi çarşamba sabahı yapıyorum. Ay, bi zor bi zor geliyor, anlatamam. Şubatta yazlık valiz hazırlamak 220 voltla çalışan cihazı 110 volt prize takmak gibi bir şey. Regülatör lazım valla. Yahu ben yazın ne giyiyordum? Bir de, akşamları da soğuk oluyormuş dediler, beni perişan ettiler. Biraz yazlık, biraz baharlık, bir tane de kalın koyayım, haydi bir de mayo atayım, havlusuz olmaz, güneş kremi, sinek kovucu, kaşıntı pomadı, terlikti ayakkabıydı derken valizi bir tartıyorum: 18 kg, onu da bırak valiz patlamak üzere. Yani oradan kazara bir pirinç tanesi alsam sığmayacak, o derece! Aman boşver, ben de almayıveririm diyorum ve valizi kapatıyorum. Hazırım. En önemli şey fotoğraf makinesi; tekrar kontrol ediyorum. Şarj kablosu, yedek pil ve hafıza kartı... Hepsi tamam. Kitap için karar veremiyorum. Yarısına kadar okumuş olduğum ve devam etmek istediğim "Kurtlarla Koşan Kadınlar"ı mı alayım, yoksa kitap grubum için okuyacağım Latife Tekin'in "Sevgili Arsız Ölüm"ünü mü alayım? Latife Tekin'i dönünce okurum deyip, Kurtlarla Koşan Kadınları atıyorum çantaya. Bitirebilirsem çok iyi olur. Çantada kalem var mı diye de kontrol ediyorum: 2 tane var. Güzel. Yavaş yavaş havaya girmeye başlıyorum. Pasaport tamam, para işleri tamam. Az zaman kaldı, 2 saat, 1 saat derken Lisa'yı yatırıp çıkıyoruz. Yol boş. Koştura koştura gidiyoruz ve erkenden varıyoruz. Olsun. Rehberle tanışıp zarflarımızı teslim alıyoruz. Biraz lounge'da oyalanıyoruz veeee... Boarding zamanı!
...
Aaaa... Koca paragraf yazmışım, nereye gittiğim belli değil, iyi mi?! Asya'ya da nereye?
İstikamet Vietnam aslında, ama şu turların tek ülkeyle yetinmemesi yüzünden mecburen Kamboçya'ya da geçeceğiz.
...
Ho Chi Minh uçağına biniyoruz. Uçuş gece saat 2.40'ta tam zamanında kalkıyor. Nasıl uykum var, kafamı koysam uyuyacağım. Fakat o saatte içimde bir kazıntı. Sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum olmuyor.  Film seyretmek istemiyorum. Kitap okumak da istemiyorum. Uyumak istiyorum, ama midemdeki kazıntıdan uyku tutmuyor. Birden yemek dağıtmaya başladıklarını görerek seviniyorum. O yemeği yediğim gibi, koltuğu az yatırıyorum: Horrrr!!! Gözümü açtığımda on saatlik uçuştan geriye sadece bir buçuk saat kalıyor. Şahane! Bir kahve, bir kahvaltı, hooop varıyoruz. Hem de nasıl geçtiğini hiç anlamadan. Ho Chi Minh City'de saat 16.50, bizden dört saat ileri. Havaalanında rehberi nasıl bulacağız bilmiyorum. Ben yüzünü bile hatırlamıyorum. Sakallı mıydı neydi? Grup dersen, kimseyi tanımıyoruz. Dışarı çıkınca turun adının yazılı olduğu bir karton arıyorum ve vallahi işte orada! Çekik gözlü adam da beni bulduğuna seviniyor. Daha rehber filan ortada yok. Bir çift daha geliyor arkamızdan. Dışarıda beklemeye başlıyoruz. Hava sıcaklığını ancak o zaman idrak ediyorum. Bayağı sıcak. Benim elimde koca mont. Almasam olmaz; evden uçağa varana kadar donarım. Alınca da bak bu sıcakta elimde koca montla dolaşıyorum. Valizde pirinç tanesine yer yok. Neyse bunu dert edecek değilim ya! Asıyorum montu sırt çantamın kenarına unutuyorum meseleyi.

Biraz sonra grup rehberle birlikte topluca içeriden çıkıyor. Meğer onlar içeride toplanmışlar, bizi arıyorlar. Tanışıyoruz. 14 kişiyiz. Otobüsümüze biniyoruz. Otele doğru yola koyuluyoruz. Merakla yolu izliyorum. Şehrin içine doğru girmeye başladıkça trafik artıyor. Aaaa...  Onlarca motosiklet... Aklıma Çin'deki bisikletler geliyor. Burada bisiklet tek tük. Her yer motosiklet. Vızır vızır. İnanılır gibi değil.




Şunlara bak: Bir iki yaşında çocuğu ortalarına oturtmuşlar, gidiyorlar. Aaaa, bak bak... Şunlar da bütün aile binmiş. En öndeki boşlukta bir küçük çocuk ayakta gidiyor, babası motoru kullanıyor, arkasında ablası, en arkada da annesi. Şaka gibi! Bunun gibi ne görüntüler?! Adam torbaları motorun önüne asmış, birinde 15-20 yumurta, öbüründe küçük ekmekler, göremediğim yada anlamadığım bir sürü torba... Çoğunun sırtında çantası. Kadın motor sürücülerinin sırtları dimdik. Bir tane kambur duran yok. Kendimi motorun üzerinde düşünüyorum. Mümkün değil o şekilde durabilmem. Acaba bunların kültürlerinde Tai Chi var mıdır diye geçiveriyor aklımdan. Yaşı daha ileri kadınlardan da motor kullananlar var. Hatta bebeğini motorda kanguruyla taşıyan bile var. Bakalım daha neler göreceğiz?!



Bakına bakına giderken otelimize varıyoruz. Otelin çevresi de güzel, otel de. Ho Chi Minh İzmir'e mi benziyor diye geçiriyorum aklımdan. Nehir kenarında olduğumuz içindir belki. Hava da kararınca pek anlayamıyorum gerçek yüzünü. Karnımız aç, yorgunluk var. Valizleri bırakıyoruz, yemeğe gidiyoruz. Millet üzerini değişmiş, makyaj filan yapmış. Benim aklıma bile gelmiyor. Fakat yemeği merak ediyorum. Gelmeden önce yemekler hakkında biraz okudum. Güzel yemekler yiyeceğiz diye düşünüyorum. Gittiğimiz restoran gayet güzel. Bir bahçe içerisinde iki katlı bir yapı. Rehberin söylediğine göre Fransız döneminden kalma bir yapıymış. Masa çok güzel hazırlanmış. Menümüz epey zengin. Bir yandan içecek seçmeye çalışıyoruz, bir yandan grup kaynaşmaya başlıyor. Yanımda oturan hanımı bir yerden tanır gibi oluyorum. Siz nereden katılıyorsunuz, peki ya siz derken içecek siparişlerini almaya geliyor garson. Çoğunluk bira istiyor. Saigon red mi saigon special mi karar vermek zor. Garsoncağız birşeyler anlatmaya çalışıyor İngilizce, ama telaffuzunu anlamak mümkün değil. O bizi anlamıyor, biz onu anlamıyoruz, geçinip gidiyoruz. Getirdiği biralara razı geliyoruz. Hiç de kötü değil. Saigon red için acı dedi ama yok öyle bir şey. Gayet güzel bir bira. Yanımdaki üç kişi kırmızı şarap alıyor. Kadehlerimiz kalkıyor ve yemek de başlıyor. Açız ya! Sofrada ince ince dilimlenmiş sarımsak, doğranmış acı biber, tereyağı ve ekmek var. Neyin ne işe yarayacağını bilmeden tereyağını ekmeğe sürüp sarımsakla yiyoruz.




Ortaya taze spring roll'ları getirip bırakıyor. Birer küçük kasede sirkeli bir sos. Birer tas da çorba. Cümleten o sosun o çorbaya döküleceğine karar veriyoruz. Bolcana da acı biber dolduran var. Offff! Neresinden tutsan yanarsın. Acı biber adamı uçuruyor, az atmak lazımmış öğrendik. Sos da roll'lar içinmiş, onu da garsonun tepkisinden anladık. "Olmadı şimdi!" der gibi... Dersimizi aldık. Bundan sonrasında sora sora ilerliyoruz. Et orta, kızarmış levrek ve acılı mürekkep balığı gayet güzel. Yanında noodle mı getirdi pilav mı hatırlamıyorum. Fakat 14 kişiye tek bir garsonun baktığını gayet iyi hatırlıyorum. Yavaş yavaş, sakin sakin işini yapıyor. Önce birinin boş tabağını alıyor, tepsiye götürüyor bırakıyor, geri dönüyor, yanındaki kişinin boş tabağını alıyor, tepsiye götürüp bırakıyor. Tekrar dönüyor ve bu işlem 14 kez tekrarlanıyor. Sonra 14 kez çorba kaseleri, 14 kez yemek tabakları ve 14 kez de tatlı tabakları için sürüp gidiyor. Hep güler yüzle, hep saygı ile, hiç acele etmeden... Biz de dalmış garsonu izliyoruz. Tatlı da pek fiyakalı... Alevde muz kızartıp sıcak sıcak servis ediyorlar. Bizim garson sadece servisini yapıyor. Kızartan başkası. Velhasıl karnımız doyuyor da gözümüz eh... Giderken önce ben çıkıyorum ve sokağı inceliyorum. Yanda bir ana okul. Tabelanın altında İngilizce de yazıyor, oradan anlıyorum. Yoksa tek bir kelime anlamak mümkün değil. Enteresan! Her şey latin harfleriyle yazılmış. Okuyorsun okumasına da ortak kelime sıfır. Çünkü bütün kelimeler tek heceden oluşuyor. Sanki anlayacak gibi okuyorum. Phố yazıyor da, nasıl okunuyor? Şapka üzeri kâhkül gibi maşallah. Ama kelimeyi bir yerden hatırlıyorum. Bir yemek adıydı bu. Hangisi hatırlamıyorum. Yanında yazana çok gülüyorum. Tabela şöyle: Phố Cà Phê. Fo Kafe diyor bu yahu! Vietnamcayı da söküyorum ya helal olsun. Kendi kendime eğleniyorum, sokakla bütünleşiyorum.

Otele dönüyoruz, ama içeri girmiyoruz. Azıcık dolaşalım diyoruz. Otelin etrafında geziniyoruz. Komşu oteller de pek güzel. Nehrin kordon boyu... Saigon nehri. Karşıya geçip nehre bakalım mı diye konuşuyoruz, fakat sinek sürüleri gibi hareket eden motorlardan karşıya geçebilmek pek olanaklı gözükmüyor. Vazgeçiyoruz. Bulunduğumuz kaldırımda ilerliyoruz. 200-300 m sonra köşeye gelince ilk karşıya geçme deneyimini mecburen yaşıyoruz. Başarılı bir girişimle kendimizi karşı köşede buluyoruz. Bir meydana geliyoruz. Gençler motorların üzerinde oturmuşlar lak lak yapıyorlar. Meydanda her nevi seyyar satıcı hiç anlamadığımız bir takım yiyecekler satıyorlar. Sattıklarını alan yerli halk yerden taş çatlasın 20 cm yüksekliğindeki plastik taburelere adeta tünüyorlar. Yani o tabure olmasa da aynı şekilde çömelecek de, işte azıcık yükünü alsın ve daha uzun süre oturabilsin diye tabureye çömeliyorlar.  Çocuklar havaya o ışıklı zımbırtılardan fırlatıyorlar, koşup yakalıyorlar. Turistler mütemadiyen selfiliyorlar. Binanın biri demin maviydi, şimdi kırmızıya dönmüş. Bir ara bizim köprü de öyle yanar dönerliydi. Minik bisikletleriyle dolanan çocuklar, motorunun üzerine ters olarak binip ayağını uzatıp meydanı seyre dalan adamlar, yerde oturan sokak satıcıları, başka bir dünya var burada...




Meydanın sonuna kadar gidiyoruz. En dipte aydınlatılmış bir bina görüyoruz. Resmi bir binaya benziyor, fakat ne binası olduğunu anlayamıyoruz. Önünde Ho Chi Minh'in heykeli... Istanbul'a dönünce bakıyorum ne binasıymış diye: 1900'lerin başında Fransızlar tarafından kolonyal stilde inşa edilmiş, şu anda halk komitesi yani meclis binası olarak kullanılıyor. Gençler meydandaki çimlere oturmuş, sessizce sohbet ediyorlar. Bir iki fotoğraf çekip otele dönüyoruz.


Evdekilerle konuşuyoruz. Lisa diyor ki: Anne Nil'in anneannesi de Vietnam'a gitmiş. Belki orada karşılaşırsınız. Diyor ve benim jeton düşüyor. Nasıl da hatırlayamadım? Ama o da beni hatırlayamadı düşünceleri arasında perde kapanıyor...