dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2026 Perşembe

Kendi mekaniğim...




Bu blogda yazılar yazmaya, paylaşmaya başladığımdan beri beni motive eden, harekete geçiren en önemli şey duygularım oldu. Hem duygularımın yoğun bir şekilde iniş çıkışları, hem gün içerisinde beni tepe noktası ile dip noktası arasında gitgellerle dalgalandıran deneyimlerimi gelecekte de hatırlama isteği… Yani bir tür duygusal günlük tutma arzusu diyelim. Bu duygusal hareketleri izlemek, duygu yüklü dalgaların izlerini takip etmek, onlarla birlikte yoğrulmak, dönüşmek, deneyimlerimin içinden geçtikten sonra çıkarımlarda bulunmak bana hep çok hoş görünüyor. Gittiğim bir söyleşi, okuduğum bir kitap, izlediğim bir film, arkadaşlarla edilen bir sohbet, belki bir tartışma ya da bir kumrunun yumurtalarıyla serüveni, bir süpürgenin duygu dünyamda yarattığı çağrışımlar, eski hatıralardan çıkıp gelen bir limuzin, bir seyahat ve daha niceleri. Bütün bunları kendi kendime düşünmek, bir yerlere not etmek, günün birinde hatırlamak elbette çok güzel, aynı zamanda eğitici ve dönüştürücü. Fakat zamanı geldikçe onları daha çok kişiyle paylaşmak başka türlü bir haz yaratıyor. Kim bilir okuyanlara neler hissettiriyor, neler düşündürtüyor, neleri tetikliyor ya da hiçbiri?! Geri bildirimler de ayrı bir haz konusu. Ama burada esas anlatmak istediğim bambaşka. 

Human Design Sisteminin içinde gezinmeye başladığımdan bu yana şunu farkediyorum: Bu yaptığım aslında kendi mekaniğimin doğal bir çıktısıymış. Vücut haritamın her bir ayrıntısı zaten bunları birer öz olarak içinde saklı tutuyormuş da, ben her özüme uygun eylediğimde, her duygusal netliğim ile eylemlerime, kararlarıma, davranışlarıma yön verdiğimde, yani human design diliyle strateji ve otoritemle hareket ettiğimde adeta bir gün sonu raporu verirmişçesine sonuç tatmin dolu oluyor. Bundan sonra yapmam gereken ise olup biteni manifeste etmek, anlatmak, paylaşmak, bir yerlere yazmak, görünür kılmak, tezahür alanı oluşturmak… İşte buraya yazmak tam da böyle bir şey.

...

Ben ‘human design’a göre duygusal otoriteli manifeste eden bir jeneratörüm. Üretmek için buradayım. Sakral enerjimin açıldığı her konu, içimden yükselen her hı-hı sesi, koşullanmışlıklarımdan sıyrılmaya cesaret bularak deneyimlediğim ya da koşullanmalarıma rağmen reddettiğim her durum bana bir şeyler üretebilmem için müthiş olanaklar açıyor. Koşullanma dediğim, çocukluktan itibaren öğrendiğimiz değer yargıları, davranış kalıpları, mahalle baskısı, dini öğretiler, toplumsal ve yerel ezberler, korkular vs. Bunları aşmak, üzerine yeni bir ben inşa etmek çok zor ve meşakkatli bir süreç, fakat pirincin içindeki taşları ayıklar gibi kendi özüme uyan ve uymayanları ayrıştırmak, onları bünyemden uzaklaştırmak ömrüm boyunca sürecek olan bir proses. Bazen başardım, bazen başaramadım. 

Bir jeneratörün temel sorusu “Ben kimim?”. Sanırım bu soruyu kendime 7-8 yaşlarında sormuş olsam gerek. O yaşlardaki bir çocuk için, bu soru pek açık ve net bir soru gibi gözükmese de, o yıllarda elime geçen meslekler ansiklopedisinden kendime uygun mesleği seçme gayretimi çok net hatırlıyorum. Hiçbir mesleği kendime yakıştıramadığımı, ben kim/ne olacağım sorusuna bir türlü cevap veremediğimi canlı canlı hatırlıyorum. Ta ki yine o ansiklopedide “Dansöz” sayfasını görene kadar! İşte demiştim, bu! Ben dansöz olmak istiyorum. Bebekliğimden itibaren kadınlar matinesinde masaların üzerinde müziğin ritmine eşlik ettim. Daha sonraları babamla evin salonunda valsler eşliğinde dönüp durdum. Okul müsamerelerine uygun her tür dansı yaptım. On iki sene boyunca halk dansları oynadım. Etiler’de tesadüfen yolumuzun düştüğü bir bale kursundaki öğretmen, anneme vücudumun baleye çok uygun olduğunu söyledi. Ve en nihayet dans serüvenim önce Ümit İris’le başta tango olmak üzere salon danslarına, daha ileriki dönemlerde ise Arjantin Tangosuna evrildi. Dansı meslek olarak seçmedim ya da belki daha doğru bir deyişle seçemedim. Çünkü koşullanmalarım gereği toplum meslek olarak dansı seçmiş kadınlara hiç de iyi niyetlerle bakmıyordu. Onun yerine mimar oldum. Dahası çoluk çocuğa karıştıktan sonra dansı da mimarlığı da kalbime gömdüm. Zaten artık bedenim de buna karşı koyuyor. Çocukluk hayalimdeki gibi dansçı olsaydım ne olurdu bilmiyorum. Yaşanmamış bir geçmişi bilebilmem mümkün değil. 

Çok ilginç! Yazılarımı serbest çağrışımlarla yazıyorum. Önceden konuyu belirlemem, yazmaya başlamadan önce planlama yapmam filan hiçbir işe yaramıyor. Çünkü o şekilde tek bir satır dahi çıkmıyor. Bu yazıya başlarken de aklımda başka şeyler vardı. Bir de baktım sayfa bambaşka bir yöne doğru gitmiş. Olsun, bu da benim. İşte kendi patikanı izlemek böyle bir şey diyelim. 

Kendi patikasında yürüme cesaretini  gösterenlere selam olsun…




3 Mart 2018 Cumartesi

Sevgili dans hocam Ümit İris'e ithafen...

 
 

Sevgili dans hocam Ümit İris'i son yolculuğuna uğurladıktan sonra onun ruhu için yapabileceğim en güzel şeyi yapıyorum ve onun sevdiği müzikleri dinliyorum (dinlemek için resimlerin üzerine tıklayınız). O günleri, o güzel günleri zihnimde tekrar tekrar canlandırıyorum. Ağlayacağımı hiç düşünmemiştim, ama Seval hanımı görünce kendimi tutamıyorum. Yanağımdan bir damla yaş süzülüyor.




Baştan anlatmak istiyorum... Uzun uzun, teker teker, yaşaya yaşaya anlatmak istiyorum.

Büyüyünce ne olmak istersin diye sorduklarında dansöz olmak istediğimi beni küçüklüğümden beri tanıyan herkes biliyor. Öğretmenimin evindeki meslekler ansiklopedisini karıştırırken 7-8 yaşlarında karar vermiştim buna. Üniversiteden sonra İtalya'da yaşadığım dönemde Hakanların bizi Ipotesi adındaki o şahane yere götürmesiyle Salsa, Rumba ve Merengue ile tanıştım. Aşık oldum. Hele insanların medeniyetine hayran kaldım. Dansa kaldırıyorlar, dans bitiyor, teşekkür edip nazik bir şekilde yerine eşlik ediyorlar. Ne asılma var, ne sulanma... Adını bile bilmediğin insanlarla büyülü danslar ediyorsun ve müzik sustuğunda herkes özgür. Yıl 1993, geçen asır yani. Ben daha 23 yaşındayım. İçim kıpır kıpır. Her gün dans etmek istiyorum ama İpotesi'ye gidebilmek için cuma akşamını beklemek zorundayım. Ben en iyisi bir kurs bulayım kendime diyorum. Buluyorum. Haftada 2 gün de oraya gidiyorum. Orada salon dansları adı altında Vals, Mazurka ve bir şeyler daha öğreniyorum. Bir ara tangoya da değiniyorlar, ama az. Bütün bu danslarda beni en çok etkileyen de her şeyin doğaçlama olması. Dersler ve danslar 6 ay kadar devam ediyor. Sonra İstanbul'a dönme vakti gelip çatıyor.

Döndüğüm zaman en çok üzüldüğüm şey burada böyle dansları edebileceğim hiç bir yer olmaması diye düşünürken Betül bana müjdeyi veriyor. Etiler'de bir yerde dans derslerine başlayacağız, sen de gel diyor. Koşa koşa gidiyorum. Dans hocamız Yonca hanım, asistanı da o zamanlar bizim gibi tıfıl olan Halit Ergenç. Asistan yakışıklı da dersler berbat. Olacak gibi değil. Bırakıyorum. Zaten ötekiler benden önce su koyuvermişler.

Bir gün iş yerindeyim. Malum mobilya mağazasındayım. Mobilyanın birinin üzerinde dergiler duruyor. Akşam saat 17.00 suları. İşten çıkmama 1 saat var. Oyalanıyorum. Dergiyi elime alıp karıştırmaya başlıyorum. Önüme bir sayfa açılıyor: Dansçı bir çiftin tam sayfa fotoğrafı. Neymiş bu diyorum ve yazıyı okumaya başlıyorum. O yıllarda pazar günleri TRT İzmir televizyonundan yayın yapan bir programda dans eden Ümit İris-Seval Uğur çiftini anlatıyor. Satır satır atlamadan okuyorum. Bir ipucu arıyorum: İstanbul'da dans dersleri veriyormuş. Ama ne adres var, ne telefon. Dergiyi çantaya yerleştiriyorum. Saat altıyı zor ediyorum. Uçarak mı koşarak mı bilmiyorum, kendimi eve atıyorum. O zaman altın rehber var. Açıyorum rehberi, deli gibi arıyorum. Meslekler mi vardı neydi; hayal meyal hatırlıyorum. Ama sonunda Ümit İris'i buluyorum. Yuppi! Fakat sıkıntı şu: Biz '94 yılındayız, dergi '89 dan kalma, altın rehber ise '84 ten filan. Yani '94'te 7 haneli numaralara geçilmiş ama altın rehberdeki numaralar hala 6 haneli. Başına bir şeyler ekleyip arıyorum , ama nafile... Ne yaparsın??? Alırsın adresi, gidersin kapısını çalarsın. Saat 18.30 civarı. Babam sekizde geliyor. Anne ben çıkıyorum, sekize kadar gelirim deyip pırrr... Otobüse biniyorum, Taksim'e gidiyorum. O zamanki trafik ne ki, şipşak gidiveriyorum. Sıraselviler'in başında adresi buluyorum. Buluyorum bulmasına da yukarı nasıl çıkacağım onu düşünüyorum. Bina pek tekin görünmüyor gözüme.

Ha gayret, buraya kadar geldin, yukarı da çıkarsın sen diyorum kendi kendime. 1 kat merdiveni çıkıyorum: Ses kayıt stüdyosu. Eyvaaahhh! Tamam mı, devam mı? Devam. Annem duysa beni gebertir diye düşünmediysem ne olayım. Haydi 1 merdiven daha... Aman Tanrım! Burası da Zührevi Hastalıklar Mütehassısı... Yahu deli miyim divane miyim, ne işim var burada? Anadolu'dan kaset yapmak için İstanbul'a gelmiş köylü kızları gibiyim vallahi. Hadiii uzatmaaa yürüüüü... diye diye tepeden gün ışığı görünüyor. Çatı katına varıyorum sağ salim. Kapının önündeyim. Kapıda ne yazıyor dersin? Tabi ki ÜMİT İRİS!!! Yuppi... Sevinç çığlıkları atmak istiyorum. Fakat bir yandan da acele etme sevinmek için, daha adamı görmedin, bi gör de sonra sevinirsin diye kendimi çimdikliyorum.

Zili çalıyorum,

Kapı açılıyor.

Evet o...

Resimdeki adam...

Kendimi tanıtıyorum. Dans derslerinden birini izlemek istediğimi söylüyorum. Bir an duraklıyor. Ee, birazdan bir grup dersim var, isterseniz buyurun bekleme odasında bekleyin, geldiklerinde izleyebilirsiniz diyor. Arada hangi dansları öğrettiğini, ders fiyatlarını filan soruyorum. Sağa sola bakıyorum. Birkaç dakika sonra kapı çalıyor ve gerçekten de 2-3 çift geliyor. Bu kadar mı denk gelir?! Onlar da işten çıkıp gelmişler besbelli. İzliyorum ve onuncu dakikada kararımı veriyorum. Benim yerim burası diyorum.  Yıl 1994. Muradıma eriyorum. Özel derslere başlıyorum. İçimde öyle bir tutku var ki, bazen akşam için boş saat yoksa öğlen arasında derse geliyorum. Bir saat dans edip işe geri dönüyorum.

Kısa bir süre sonra Ümit bey pazar akşamları Ahırkapı Armada Otelinde dans geceleri başlatacağının müjdesini veriyor. İnanılmaz seviniyorum. Özlemini duyduğum İtalya günleri artık geride kalıyor, ama yerini dolduracak Armada günleri başlıyor. Ömrümün belki de en güzel anlarını orada geçiriyorum. Her pazar akşamı özenle giyinip, saçımı ve makyajımı yapıp kelebekler gibi gidiyorum oraya. Bugün cennet mekanına uğurladığımız o değerli insan sayesinde muhteşem danslar ediyorum pazar akşamlarımda ve Cumhuriyet bayramlarında. Evet, Cumhuriyet baloları düzenleniyor Armada otelinde. Dans gecelerinin açılışını her zaman olduğu gibi Ümit İris-Seval Uğur çifti yapıyor. O zamanlar sadece tango yok, rumba, vals, cha cha da yapıyoruz. Bütün bir gece hiç durmaksızın dans ediyoruz. Ve hala süren dostluklar ediniyoruz.

Ümit İris'in açtığı yolda ilerlerken çeşitli yol ayrımlarıyla karşılaşıyoruz. Arjantin tangosu hayatımıza en çarpıcı haliyle giriyor. Ne Buenos Aires'i kalıyor, ne Hollanda'sı, ne festivaller, ne maratonlar bırakıyoruz gidilmedik. Her an ayakkabılar hazır. Ya çantada valizde, ya arabanın arkasında. Denenmedik ayakkabı markası bırakmıyoruz yıllar içinde. Necmi usta ayakkabı yapmayı öğreniyor enine boyuna. Yıllar geçiyor. Dans aşkım hiç bitmiyor, fakat dansçılarla aram zamanla bozuluyor. Selam vermeyenler, verirse borçlu çıkacağını düşünenler, başka niyetler besleyenler, sohbetten bile imtina edenler, gruplar oluşturup içlerine kabul etmeyenler, dans etmek için gençleri tercih edenler, snopluktan burnunun ucunu görmeyenler, kendilerini ilah zannedenler filan derken dans hayatım bitiyor. Şimdi özlemle anıyorum o eski günleri. Ümit İris-Seval Uğur çifti ile birlikte geçirdiğimiz o mutlu pazar gecelerini...

Değerli dans hocam Ümit İris, yolun ışıkla dolsun, mekanın cennet olsun. Meleklerle dans edersen eğer, kutup yıldızından bir göz kırp, ben anlarım...