19 Kasım 2023 Pazar

TANGO & SALSA



Şekil 1’de görülen benim ponçikler bir süredir felaket derecede agresif, huysuz ve hırçın hareketlerde bulunuyorlar. Beni ısırıp tırmalıyorlar, kendilerini oradan oraya atıp ortalığı yıkıyorlar. Şımarık oldular dedik. Serseri bunlar dedik. Sokak kedisi ancak bu kadar ehlileşiyor dedik. Bunların doğası böyleymiş dedik. 

Bu arada bin türlü mama değiştirdim. Ölmeyecek kadar yiyorlar, gerisini ortalığa saçıyorlar. Evde envai çeşit kuru mama stoku oluştu. Yok, nafile... Doğru dürüst karınlarını doyurmuyorlar. Mamaların hepsini süpürge yiyor. Kediler yemiyor. Yaş mamayı seviyorlar, fakat birader ona da can dayanmaz. Kuru mama ile karıştırınca belki daha ekonomik olur dedim. Yok, yaş mamaları yiyorlar, kurularını yine bırakıyorlar. Sırf yaş mama vermeye kalksam, kelimenin tam manasıyla sermayeyi kediye yükleyeceğiz. Ben kendime bir kuruş harcamazken, çocuklara tasarruflu olmalarını anlatmaya çalışırken kedilere laf anlatamıyoruz. Ne dolardan anlıyorlar, ne enflasyondan, ne zamlardan.

Birkaç gün önce, bari bunlara bir yemek pişireyim de bir deneyeyim; belki yerler dedim. Avuç içi kadar kıyma, bir küçük patates, bir küçük havuç, biraz zeytinyağı, bir büyük bardak suyu kaynattım. Eski bilgilerime dayanarak soğan, sarımsak ya da tuz filan koymadım. Kediler için iyi değilmiş. Piştikten sonra bir güzel blender’dan geçirdim. Azıcık ılındıktan sonra yarım kepçe kadar bir kaba döktüm. Koydum önlerine. Daha da yemezseniz semerinizi yiyin tripleriyle... Benden bu kadar kardeşim. Sizin siniriniz kime? Daha ne yapayım? Siz sinirliyseniz ben de menopozdayım. Uğraşamayacağım sizin sinirinizle!

O yemeği bir yediler... var ya!!! Saniyede yalayıp yuttular ikisi de ve etrafımda yalvarırcasına tur atmaya başladılar. Bir kepçe daha döktüm kaba, onu da çarçabuk bitirdiler ve azıcık sakinlediler. Baktım, olan yemek olsa olsa bir bilemedin iki öğün ancak yetecek. Ee, sonra ne yapacağız? Ertesi gün gittim BİM’e. Şansa çorbalık bir tavuk paketi hazırlamışlar. 1kg 200gr kemikli, derili, ciğerli tavuk parçaları. İçinde uzun zamandır rastlamadığım tavuk boğazları filan da var. Havada kaptım. Eve geldim, hepsini düdüklüye attım. Üzerine su ilave edip pişirdim. Şahane bir tavuk suyu oldu. Pişen tavukları kaba kemiklerden ayırdım. İnce kemikleri ve kıkırdakları bıraktım. İçine yine patates ve havuç doğrayarak tekrar pişirdim. Düdüklü ateşteyken Lisa okuldan geldi. Düdüklüyü görünce burada ne pişiyor diye sordu. Uzun uzun anlattım. 1-2 saat sonra ablası geldi. O da düdüklüde ne var diye sorunca Lisa cevap verdi:

Kedi maması!

Bakıştık, gülüştük tabi. Sonra o yemeği de blender’dan geçirdim ve kavanozlara bölüştürüp buzdolabına kaldırdım. Neredeyse bir haftadır bir kaba kuru mamadan, diğer kaba aşçı başının spesyalitelerinden koyuyorum. Meğer olay buymuş: Tango anne yemeği yemek istiyormuş! Ben diyordum bu insan olmak istiyor diye... Bana vermeyin bu içinde ne idüğü belirsiz kedi mamalarından diyormuş. Şimdi Tango anne yemeği yiyor, Salsa kedi maması. Herkes yerini bilsin. Üstelik Tango kuru mamadan yemediği için, öncesinde Salsa da yemiyordu. Abim yemiyorsa bir bildiği vardır mı diyordu, yoksa anca beraber kanca beraber mi diyordu bilmiyorum ama Tango’nun karnı doymaya başladığından beridir Salsa da kuru mamadan yemeğe başladı.

Dahası  karınları doyduğu için huzura ve sükûnete erdiler. Bir ponçik oldular... Bir pamuk oldular...! Ne ısırma kaldı, ne tırmalama.

Allah açlıkla sınamasın! 🙏




17 Kasım 2023 Cuma

Muhtar

Geçen gün pazara filan gittim. Eve döndüğümde kapımda PTT’den gelen bir not yapıştırıldığını gördüm. Muhattap adı Taylin İ. diye biri. Sulh.Huk.Mah. diye de bir ibare var. Hayırdır inşallah!

Aldı beni bir düşünce... Kimdir bu Taylin? Sulh hukuk mahkemesiyle ne işim olur? Yanlış mı geldi? Yalnışsa eğer Taylin kim? Yok eğer bana geldiyse bu evraka bir an önce ulaşmak lazım... Filan derken güvenliği aradım. Dedim böyle böyle. Kimdir bu Taylin? Burada bu isimde biri yaşamıyor dedi güvenlik. Ee ne yapacağız öyleyse? Saat 16.00dan sonra muhtardan alınız diyor kağıtta. Tamam, şimdi geç oldu. Yarın gideyim muhtara da neymiş mesele anlayalım dedim. Evrak bana değil de Taylin denen kişiye aitse o da müşkül durumda kalmasın.

Çarşamba günü sevdiceğimle birlikte doğru muhtara... Durumu anlattım. Önce Taylin siz değilseniz boşverin dedi. Yok dedim, olmaz. Sizde kaydı varsa kim olduğunu bulalım da belki önemli bir evraktır. Kendisine haber verelim dedim. Peki dedi muhtar hanım. Açtı bilgisayarı. Buldu Taylin hanımın kayıtlarını. Telefonu var deyince, atladım. Arayın isterseniz dedim. Numarayı yazınca, telefonunda adı çıktı. Aa bu bizim Taylin, gümüşçü dedi. Görüşüp böyle bir evrak olduğunu, hayırsever bir komşunun -o ben oluyorum- gelen bildirim kağıdını getirdiğini filan anlattı. Neticede iş çözüldü. Esas hikaye şimdi başlıyor.

Muhtarın odası raflarca ve yığınlarca tasnif edilmemiş kitap dolu. Bu kitaplar ne dedim. Bunları getirip buraya bağışlıyorlar, ben de isteyenlere ödünç veriyorum dedi. Ataşehir halkının bundan tam olarak haberi yok. Üstelik alan bazen geri getiriyor bazen getirmiyor. Artık geri getirenleri tanıyorum, onlara istedikleri kadar veriyorum; getirmeyecek olanlara seçici davranıyorum dedi. E bu kadar kitabın arasında neyin nerede olduğunu nasıl bulursunuz ki filan derken, aklıma bu kitapları bilgisayar ortamına aktarıp kayıt tutma fikri geldi. Üzerine biraz konuştuk. Bu arada laf lafı açtı. Eski muhtardan evrakları devralırken Ataşehir’in Emlak Bankası zamanındaki ilk inşaat fotoğraflarının slaytları da eline geçmiş. Bunun üzerine muhtar Leyla Yeşim Saylan hanım kendi imkanlarıyla Ataşehir’in kuruluş tarihini anlatan bir kitapçık bastırmış. O anlatırken aklıma önce Kelebek Mobilya’da Ataşehir ikinci etaplardaki mutfak, banyo, gömme dolap montajlarını takip ettiğim günler, sonra da mimarlık fakültesinde Ataşehir toplu konut projesi için dizimize kadar çizme giyip balçıkların içinde traktörlerin tepesinde yaptığımız tespitler geldi. Anlattım. 

Velhasıl yarım saat kadar sohbet ettikten sonra eve döndük. Öyle mi yapsak, böyle mi yapsak derken tablete ücretsiz “Benim Kütüphanem” uygulamasını indirdik, evdeki kitaplarla birkaç deneme yaptıktan sonra güzel bir uygulama olduğuna kanaat getirdikten sonra Cuma günü soluğu muhtarda aldık. Tabi şaşırdı kadın. Önce bir kahve ikram edeyim dedi. Biz uygulamayı anlatıp hemen işe girişince kahve mahve yalan oldu. Kitaplar bir güzel, bir keyifli... Her gördüğümüz kitaba “aa bu da varmış, aa bu da güzel” diye diye 1 saatte 95 tane kitabı adıyla, yazarıyla, yayınevi ve sayfa sayısıyla, hatta kapaklarıyla kaydettik.

Biz kitapları kaydederken bir hanım ve bir bey kitap ödünç almaya geldiler. Michel Ende’nin Momo adlı kitabını aldılar. Muhtar hanım bizi takdim edince sohbet başladı. Bu kadar kitabı nasıl kaydedeceksiniz şeklinde caydırma operasyonu düzenledilerse de yılmadan işimize devam ettik. Muhtar hanım o bir saatin içinde bize baktıkça düşündü durdu ve sonunda belediyeden kitaplar için konteyner istemeye karar verdi.

Uzun vadede ne olur bilmiyorum, fakat bizim için kitaplarla ve sürprizlerle dolu eğlenceli ve hoş bir aktivite oldu. İmkan olursa sürdürmeyi çok isteriz. Oradan çıkarken kayda aldıklarımızdan üç kitapla eve döndük. Bir dahaki gidişimizde geri götürüp yenilerini alabilme olanağımız doğdu. Evrenin ne için olduğunu bilmediğim bu sürprizlerine bayılıyorum. Her birini ucundan yakalayıp izini sürmek benim için zevkli bir oyun. Bakalım neler olacak?!

13 Kasım 2023 Pazartesi

NE BEKLİYORUZ?

Yazıma başlamadan önce, bu blogu daha iyi nasıl görüntüleyebilirsiniz, biraz ona bakalım. Çoğumuz cep telefonundan giriş yapıyoruz. Açılan blog görünümü beyaz. Oysa ki blogun orijinali yani web sürümü gayet renkli. Sayfayı aşağı doğru kaydırdığınızda "Web sürümünü görüntüle" ibaresine tıklarsanız orijinal görünüme ulaşabilirsiniz. İyi okumalar...

...

Yıllar önce karşılaştığım ilginç bir kavramdı “Biyomimikri “.

Yunanca hayat anlamına gelen ‘bios’ ve taklit anlamına gelen ‘mimesis’ sözcüklerinden oluşan Biyomimikri, hayatı taklit etmek anlamına geliyormuş. Daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir dünya yaratma amacıyla doğanın tasarım ve süreçlerini taklit eden bir yaklaşım diyorlar. Doğayı yaratıcı bir şekilde inceleyerek yeni ürün ve hizmetler geliştirmeye yarayan biyomimikri, günümüzde mimarlık, mühendislik, elektronik ve şehircilik gibi birçok farklı alanda uygulanıyormuş. Yapılan Biyomimetik uygulamalardan bazıları şöyleymiş:

- Dulavrat otunun dikenli yapısı, ona dokunan nesnelere kolaylıkla tutunmasını sağlar. Velcro bantları, yani nam_ı diğer cırt cırtlar, işte dulavrat otundan esinlenerek tasarlanmışlar. 

- Yarasalar, görme yetileri zayıf canlılardır. Genellikle geceleri hareket eden yarasalar, yönlerini bulmak için etrafa titreşimler yayarlar. Bu titreşimler etraftaki engellere çarparak geri döner. Yarasalar da böylelikle yönlerini belirler. Bu yöntemden esinlenerek geliştirilen radarların çalışması da aynı prensibe dayanıyormuş.

- Kabuklu bir deniz canlısı olan Nautilius, suya dalmak istediğinde bünyesinde bulunan odacıkları su ile doldurur. Yüzeye çıkmak istediğinde ise ürettiği özel bir gazla bu odacıkları doldurarak suyu dışarı atar. Nautiliusun davranışından esinlenilerek tasarlanan denizaltılar da aynı yöntemi kullanıyorlarmış. Denizaltılara yapılan dalış odalarının içine su doldurularak suya dalınır; suyun boşaltılmasında ise su motorları kullanılırmış.


Biyomimikri alanında yapılan çalışmalar çok fazla. Termitlerden esinlenilerek çöl iklimine uygun yapılar; Yalıçapkını kuşundan esinlenilerek hızlı trenler; kambur balinanın kaba yüzgeçlerinden esinlenerek rüzgar tribünleri ve daha niceleri tasarlanmıştır, tasarlanmaktadır. Bu tasarımların hayata geçirilebilmesi için hibrid çalışmalar yürütülmektedir. Zoologlar, biyologlar, fizikçiler, kimyagerler, mühendisler, mimarlar akademik ortamlarda bir araya gelerek inovatif fikirler ortaya koymaktadırlar. Her gün yepyeni ürünler geliştirilmekte; geliştirilen teknolojik ürünlerin tasarımsal anlamda yüksek verim sağlaması, sürdürülebilirlik ilkesine uyması ve evrensel değerlere sahip olması önemsenmektedir.

Buraya kadar, prensipte doğadan ilham alan, bilimin ışığında ilerleyen ve dünyada hepi topu 20-25 yıllık bir geçmişi olan Biyomimikri kavramına kısaca değindim. Esas anlatmak istediğim şey başka! Biyomimikri cebimizde dursun bakalım...

Machu Picchu, And Dağları, Perù
Fotoğraf: Sara Handeli 

And Dağlarında ve Amazon’da yaşayan kızılderili şamanlar, bin yıldır doğanın hizmetkarlığını itina ile üstlenmişler ve bilgelik öğretilerini kötüye kullanmak isteyen şarlatanlara karşı özenle muhafaza etmişler. Hastalıkları nasıl tedavi edeceklerini öğrenmişler, alışılmışın dışında sağlıklı bedenlerin yaratılmasına yardımcı olmuşlar. Başka coğrafyalarda nehirler, ormanlar, hayvanlar sömürülürken ve tüketim ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kaynaklar olarak değerlendirilirken; yerliler doğanın dişil güçlerine sahip çıkmaya çalışmışlar. Çünkü onlar dünya ile uyum içerisinde yaşadıkça Büyük Ana’nın onlara geçimleri için yardımcı olacağına inanmışlar. 

Şamanlar bilgeliği ararlar, öğrenirler, öğretirler. Atalarından aldıkları miras onların güç ve erdem sahibi insanlar haline gelmelerine ve yeryüzü bekçileri olma  yolunda emin adımlarla ilerlemelerine yardımcı olur. Peki bu insanlar, yerliler, kızılderili şamanlar öğretilerinde nereden ilham alıyorlar? Tıpkı biyomimikri dalında olduğu gibi doğadan ve bizimle aynı gezegeni paylaşan diğer canlılardan tabi ki! Ancak aralarındaki en önemli fark şu: Biyomimikri uzmanları doğadaki neden sonuç ilişkilerini referans alıyor, yasalara ve kuramlara bağlı kalıyorlar. And Dağlarında yaşayan şamanlar ise kurallara ya da fikirlere göre yaşamıyorlar. Dünyalarını değiştirmek isterlerse yeni yasalar koymuyor ya da yeni kuramlar oluşturmuyorlar. Bunun yerine sorunu algılama biçimlerini değiştiriyorlar. Algılarını değiştirerek karşılaştıkları zorluğu bir fırsata dönüştürüyorlar. Olayları öyle bir biçimde deneyimlemeyi öğrenmişlerdir ki yaşamı artık kişisel algılamıyorlar. Olaylar sizin başınıza gelmezler; yalnızca olurlar. 

Yağmur siz ıslanasınız diye yağmaz; sadece yağar.

Algılarını değiştirirken sahip olmaları gereken güçleri ve yetenekleri temsil eden hayvanları örnek alıyorlar. Bunun için örnek aldıkları hayvanları iyi tanımaları gerekiyor: Yılan, jaguar, sinekkuşu, kartal.

Bu dört hayvanı algının dört düzeyi olarak görüyorlar. Bakalım algının dört düzeyi neymiş?!

Yılan birinci düzeydir. Her şeyin olduğu gibi görüldüğü düzey. Yılanın algısını kullanarak önümüzdeki bir nesneyi görebilir, duyabilir, koklayabilir, dokunabiliriz. Diğer bir deyişle, fiziksel varlığını duyularımızı kullanarak algılarız. Yılan düzeyinde, sorunlar da oldukları gibi görünürler. Başımız ağrıyorsa ilaç alırız. Çocuk zıplayıp duruyorsa yaramazdır. Bir tür neden sonuç ilişkisi gibi. Sorunların derinine inmeyiz. Sadece fiziksel çözümler bulmaya çalışırız. İşimizi, arabamızı değiştirmek, yeni bir iş ortağı bulmak, yeni bir eve taşınmak ya da yeni bir ilişki yaşamak...

Bu şekilde sorunların çözüleceğine inanırız. Fakat bu davranış biçimiyle ne kendi duygularımızı ne de diğerlerininkileri göremeyiz. Faturaların ödenmesi, çocukların okula götürülmesi, gündelik ev işlerinin yapılması düzeyinde bu bakış açısı gerekli olabilir. Böylece basitçe yapılması gerekeni yaparız.

Yılanın içgüdüleri ise, biz henüz bilincine varmadan bizi tehlikeye karşı uyarır. Hayatidir. Bazen bir kişi ya da yer hakkında kötü bir hisse kapılırız. Nedenini bilmeden oradan kaçarız. Çoğu zaman ise kendi içgüdülerimize güvenmek yerine tehlikelerden korunmak için silahları yığar, çitler inşa ederiz.

Bir sonraki algı düzeyi jaguardır. Bu düzeyde gerçekliğimizi zihin yorumlar. İnançlar, fikirler ve duygular zihnin üretimleri olurlar. Jaguarın içgüdüleri yılanınkinden farklıdır. Tartar, değerlendirir ve aniden saldırır. Biz de jaguarın gözünden baktığımızda yılan düzeyine kıyasla çok daha fazlasını algılayabilir, sonuç olarak da çok daha fazla çözüm üretebiliriz. Bir ağrı kesiciyle yetinmeyip altında yatan nedenleri araştırabiliriz. Ya da çocuğa yaramaz yaftası vurup cezalandırmadan önce ona koşup oynayabileceği ortamlar sağlayarak ya da beslenme ve uyku düzeninde iyileştirmeler yaparak sorunu  çözmeye çalışabiliriz.

Sinekkuşu düzeyi üçüncü düzeydir. Sinekkuşu, çok küçük olmasına rağmen her yıl Kanada’dan Brezilya’ya yaptığı göçte binlerce millik yolu kat etmektedir. Bu yolculuk boyunca yön duygusunu ve ilerleme arzusunu hiç kaybetmez. Bu yolculuk için yeterince yiyeceği ya da gücünün olup olmadığını aklının ucuna bile getirmez. Sinekkuşunun temsil ettiği alan canın kutsal yolculuğudur. İnsanın yolculuğu kutsaldır. Bu yolculukta bizimle birlikte olan hane halkı da kutsaldır. Ev dediğimiz şey başımızın üzerindeki çatıdan ibaret değildir, o bir yuvadır. Eşimiz evdeki görevleri paylaştığımız ve çocuk yetiştirmekle ilintili görev bölümü yaptığımız kişi değildir. Çıktığımız o muazzam yolculuk için seçtiğimiz yoldaşımız, yol arkadaşımızdır.

Sinekkuşu düzeyinde konuşmaların derinlerine iner ve ardındaki mesajları duyarız. Mecazlar bize farklı bakış açıları sunar. Baş ağrısı tuttuğunda, kafamda hangi düşünceler sıkışıp kaldı diye düşünebiliriz. Ya da  daha gerilere gidip belki de mutsuzlukla ilişkilendirebiliriz. Baş ağrılarına bir son vermek üzere mutsuzluğa sebep olan ortamı terk etme kararı alabiliriz. Sebep ne olursa olsun, baş  ağrılarını, ruhu tedavi ederek iyileştirebiliriz. Bizi sağlığa götürecek yolları görürüz ve şifa verici bir yolculuğa çıkarız.

Dördüncü ve son algı düzeyi ise kartalınkidir. Kartal, vadi boyunca süzülürken ağaçları, kayaları, nehri ve hatta yeryüzünün kıvrımlarını görebilir. Hatta kendinden 600 metre aşağıdaki bir fareyi de fark edebilir. Resmin tamamını ve ufacık parçalarını görebilme yeteneği, aynı zamanda ruh düzeyini temsil eder. Parça-bütün ilişkisini kurabilen birey kendini bütünden kopuk algılamaz. Bir ve bütün olduğunu gördükçe sınırlar ortadan kalkar. Madde önemini yitirir. Bir yandan sorunu görürüz, yeryüzündeki kirliliği mesela. Diğer yanda bu kirliliği oluşturan plastik atıklardan neden vazgeçmediğimizi sorgularız. Çocuğumuzu yaptığı yaramazlıklar yüzünden cezalandırmak yerine, diğer insanlara saygı duymayı öğretip öğretmediğimizi ve ona nasıl örnek olduğumuzu düşünürüz. Ancak kartal düzeyinin en üst noktalarında gerçek anlamda barışın ve güzelliğin kendisi olup diğer insanlarla aramızda bir ayrım olduğunu düşünmeyi bırakırız. 

Algının dört düzeyi hakkında söyleyecek çok şey var. Yılanı, jaguarı, sinekkuşunu ve kartalı tanıdıkça, özelliklerini araştırıp özümsedikçe, tıpkı biyomimikrinin doğayı örnek aldığı gibi biz de kendimize paylar biçebiliriz. En azından çaba harcayabiliriz. Şaman öğretileri bunu bin yıldır yapıyor. İnsan olmak için ne bekliyoruz? Biz doğanın bir parçasıyız. Biz doğanın ta kendisiyiz!






     


6 Kasım 2023 Pazartesi

AFTER YANG




Geçen akşam TRT2’de konusuna bakarak izlemeye karar verdiğimiz YANG'DAN SONRA isimli film bana o kadar çok şey düşündürdü ki bunların bir kısmını not etmeye karar verdim. Film Kogonada tarafından yazılan, yönetilen ve düzenlenen 2021 Amerikan yapımı bilimkurgu drama filmi olarak kayıtlara geçmiş. Başrolde Colin Farell oynuyor. Bu tür bilimkurgu filmlerinden ve kitaplarından hoşlandığımı beni tanıyanlar da az çok bilirler. Tabi gerçekten bilimkurgu mu orası tartışılır. Ancak bizi Kogonada ile tanıştırması bakımından çok isabetli bir seçim oldu. Tekrar söyleme ihtiyacı duyuyorum. Buradaki amacım sanatsal ya da senaryo ve oyunculuklar açısından filmi değerlendirmek değil. Bana düşündürdüklerini ya da yaptığı çağrışımları not etmek istiyorum. Tabi bunu yaparken spoiler vereceğimi de unutmamak gerekiyor. 




Filmdeki aile evlat edindikleri Çinli çocuklarının bakımı için kardeş android adı altında yapay zeka ile çalışan bir robot alıyorlar. Yine Çinli bir çehreye sahip olan bu robotun adı Yang. Robot aynı zamanda çocuğun tüm kültürel ve duygusal ihtiyaçlarını da karşılayabilecek kadar gelişmiş bir altyapıya sahip. Ancak çok kısa bir süre sonra arızalanıyor ve uykuya geçiyor. Baba, robotun arızasını gidermek üzere birkaç yere başvuruyor. Bu arada bu androide robot demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Eski tabirle robot dendiği zaman, kendisine tanımlanmış işi kesik ve mekanik hareketlerle gören bir makine canlanıyor gözümüzün önünde. Ancak günümüzde yapay zeka ile çalışan android robotlar bir makinenin çok ötesinde verilerle çalışıyor ve bununla da kalmayıp bir insan gibi çapraşık birçok olaydan dersler çıkarıp öğreniyor. Zamanda ardışık, mekanda bitişik olan birçok durum ve olay yapay zekaya veri sağlıyor, öğrenmesine katkıda bulunuyor. Tüm androidler bir çehreye sahip olmayabiliyor. İnsan görünümlü olmayan birçok yapay zeka olduğunu ve bunların çeşitli alanlarda çalıştığını biliyoruz.


İşte insan görünümlü android Yang’ın arızasını gidermek üzere yola çıkan baba bir şekilde bu robotun belleğindeki anı kayıtlarına ulaşıyor ve onları izlemeye başlıyor. Robotun ilk evinde gördüğü sevgi ortamı onun yapay zekasının şekillenmesinde öyle etkili oluyor ki robot aşık bile oluyor. İşte tam bu noktada benim hayal gücüm devreye giriyor. Buradan sonra filmi anlatmayı bırakıp kendi kendime konuşmaya başlıyorum.

Dünyanın neresine gidersek gidelim, böyle sevgi dolu ortamlar o kadar az ve nadir ki bir robotun katıksız sevgiyi öğrenmesi mümkün mü? Halen savaşların, güç ve gövde gösterilerinin sürdüğü, iktidarı elde tutmak için her yola başvurduğu, bilgi kirliliğinin televizyon, sosyal medya ve daha birçok toplu iletişim araçlarında yayıldığı, dolandırıcılıkların her an özel alanlarımızda pusuda beklediği, kavga-haset-intikam gibi duyguların kol gezdiği, tahammülsüzlüğün başrolde olduğu günümüz dünyasında bu androidler sevgiyi kimden öğrenebilirler ki? Onları programlayacak olanlar, androidlerin programlarına hangi sevgi formüllerini adapte edecekler? Bu formülleri kimler biliyor da androidlere öğretecekler? Çocuklarımıza öğretemediğimiz sevgiyi androidlere mi öğreteceğiz?

Çocuk eğer sevgi ve saygı dolu bir ailede doğarsa, sevgiyi ve saygıyı öğrenebilir. O halde bir android de, bu filmde olduğu gibi, ancak sevgi dolu bir aile ortamında sevgiye dair bilgiler edinebilir. Bu güne kadar sevgiyi bir bilgi olarak kabul etmemiştik belki de. Sevgi pek çoğumuz için bir duygu olarak kabul edilir. Ancak bir bilgi olarak görüldüğünde öğrenilebilir olduğunu da söyleyebiliriz. Peki, o zaman insanlık neden bu bilgiyi öğrenmemek için direniyor? Erk ve güç kaybedeceğini mi düşünüyor? Ne kadar yanıldığını insanoğluna kim söyleyecek? Sevgi bir ütopya mı? Sevgi elde edilmesi imkansız bir bilgi mi? 

Sevgi her yerde. Sevgi bir çiçekte, bulutta, yağmur damlasında, bir kedide, ağaçta, elmada, meleyen bir kuzuda, kelebekte, nemli toprakta, sallanan bir salıncakta, uçan kuşta, dağda bayırda, denizlerde, göllerde, hastaya şifa veren ellerde, toprakla buluşan tohumda, bir bardak suda, öpücükte, bir mesajda, burnumuza gelen hoş bir kokuda, müzikte ve gerçekten her yerde. Ona ulaşmak çok kolay. Sevginin nesnesi bizi kuşatan dış dünyada, ama daha da önemlisi kaynağı içimizde, yani öznesi biziz. Yeter ki onu arayıp bulmaya gönüllü olalım. Bunları bize hatırlatan nice şarkılar, türküler yazıldı. Biz her gün bu şarkıları, türküleri  bir radyo programında ya da bir yerlerde duyuveriyoruz ve kendimizi eşlik ederken buluyoruz. Fakat çoğu zaman öznesi "ben" olan sevgiyi beslemeyi unutuyoruz.

Ben çok şanslıyım. Etrafımda çok sevdiğim ve beni seven insanlar, ailem ve arkadaşlarım var. Evet, şanslıyım. Ama bu şansımı değerlendirmek ve bana bahşedilmiş olan bu şansı iyi bir şekilde kullanmak benim seçtiğim bir yol. Bu yolu seçmemiş olabilirdim. Ama sevgi yolunu bir özne olarak ben seçtim. Öznenin en büyük özelliği yüklemi üstlenmesidir, yani eylemdir. Etrafımda olup biten pek çok kötülüğü görüyorum, farkındayım ve bilerek isteyerek ben diğer yolu seçiyorum: Sevgi yolunu. Bir kez sevgi yolunu seçtin mi artık diğer yollar devre dışı kalıyor. O yolda da çukurlar, çıkmazlar, aşılması zor dönemeçler var. Ancak içimde bana yol gösteren kılavuz, sevgi denen o bilgi ile kodlanmışsa diğer kötü yollar ekranımda gözükmüyor bile. Böylece ben de bir ütopyanın içinde yol alıyorum. Kendimce kendime yarattığım bir masal dünyasının içinde yüzüyorum. Bu gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin hangi görünümlerini seçtiğimle ilgili bir tercih. Bu dünyada yaşayacaksam böyle yaşamak istiyorum ve her yanımı sevgiyle açan çiçeklerle süsleyip rengarenk katmanlara dönüştürüyorum. 

Biliyorum, filmi anlatıyordum. Birden kendimi anlatmaya başladım. Ama başta da söylemiştim. Niyetim filmin bana düşündürdüklerini not etmekti. Bunu da yaptım. Daha fazlası için filmi izleyiniz. Buraya kadar okuduysanız, sevgi yolumda bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim...