15 Temmuz 2026 Çarşamba

"Ben" den bana, benden "Ben" e...



Haziranın son haftasında bir Human Design eğitimi için İspanya’daydım. İnanılmaz yoğun, çok zor ama bir o kadar da keyif aldığım bir haftaydı. Keşke her duygumu paylaşabilsem! Eminim herkes için “kıssadan hisse” çıkar. Fakat tasarımım gereği yaşananlar, hissedilenler yoğunluğunu anlık olarak gösterdikten sonra durulma eğiliminde oluyor. Geriye duygu kırıntıları, sentezler ve bazı anılar kalıyor. Kimileri yolculukları esnasında fotoğraflar çekip anlık olarak sosyal medyada filan paylaşıyor. Ben yapamıyorum. Çünkü o sırada yaşıyorum ve hiçbir saniyeyi kaçırmak istemiyorum. Fotoğraf çekmeye kalkarsam fotoğraf karesine odaklanacağım ve o kareler benim gerçekliğime dönüşecek. Buna teslim olursam oraya fotoğraf çekmeye gitmiş olacağım. Oysa ben oraya bambaşka bir erek ile gittim. Aynı andan birden fazla şeye odaklanamayan birisi olarak hiç fotoğraf çekmedim. Çekilen fotoğrafların tamamı başkalarına ait. O fotoğraflardaki “ben” onların gördüğü “ben”. Şimdi bu fotoğraflara bakanların gördüğü “ben” ise yine bakanın gördüğü “ben”. Peki, gerçek “ben” nerede? Zihnimde mi? Ruhumda mı? Bedenimde mi? Duygularımda mı? Yaşadıklarımda mı? Anılarda mı? Nerede? Çok zor bir soru ve net bir cevap vermem mümkün değil. Elli küsur senedir bu soru benimle birlikte yol alıyor. Artık bu soruya cevap aramadan birlikte yol almanın çok daha keyifli olduğunu defalarca deneyimledim. Cevap bulmaya çalışmanın ne kadar yorucu ve nafile bir çaba olduğunu da deneyimleyerek keşfettim. Ama esas keşfettiğim şey çok daha kritik bir şey. BÜTÜN BİLDİKLERİMİ UNUTMAK!

“Hadi canım!” diyen çok olacaktır. İnsan bütün bildiklerini nasıl unutur? Eh, ben de zaten unuttuğumu söylemedim 😊 Sadece keşfettim dedim. Ama unutmaya ya da hatırlamamaya, ve hatta tarafsız olmaya gayret ettiğim doğrudur. Bu, kendimi inkâr etme manasında bir unutuş değil. Sadece kendi filmimin seyircisi olup seyrin tadını çıkarma manasında diyelim. Bir seyirci nasıl filmin gidişatına müdahale edemiyorsa ben de zihnime mukayyet olmaya çalışıyorum. Ne hayat yolunda bana eşlik edenleri, ne yaşadıklarımı, ne hissettiklerimi, ne düşündüklerimi ne de öğrendiklerimi inkâr etmiyorum. Hepsi bugün olduğum “ben”in bir parçası. “Ben olmak”lığı deneyimleyen Sara’nın çok kıymetli birer parçası. “Ben” olmadığım ve nasıl olabileceğimi kestiremediğim anlar da çokça oldu hayatımda. Sözde başkalarının Sara’sı olduğum anlar. Onların istediği Sara olmaya çabaladığım, ama bir türlü beklentilerini karşılayamadığım, hayal kırıklığını ve bazen öfkeyi iliklerinde hisseden Saralar… Onların istediği Sara olamadığım için sadece ben değil onlar da kimi zaman hayal kırıklığı, kimi zaman başarısızlık, kimi zaman öfke ya da acı hissettiler. İşte o anlarda kendimi hiç sevmiyordum. Aynadaki aksim ile bedenimde iskân eden o ruh geçimsiz karı kocalar gibi birbirlerine sırtını dönüyorlardı. Biri diğerine soru soruyor ama cevap dahi alamıyordu. Sürekli gergin, sürekli bitkin, sürekli küskün… Kültürel kodlar, ahlak kuralları, gelenekler, prensipler, hiyerarşiler, mantık, vicdan, korkular, hatta kendini “ben” sanan ve uyum peşinde koşmamı sağlayan içimdeki o tanrıça… Hepsi, “ben” denen o bütünlüğü kaplayan; ruhumu bedenimden ayırmak suretiyle “ben”i ve benliğimi boğan bir örümcek ağına dönüşmüştü.

Ticari ipek böcekleri kozalarının içinde ölürler ve hiçbir zaman kelebeğe dönüşemezler. Bazı bitkilerim örümcek ağları nedeniyle can çekişiyorlar. Şanslıydım ki, beni boğan örümcek ağlarını büyük ölçüde üzerimden atabildim. Daha da önemlisi o sinsi tehlikeyi fark edebildim. Bugüne kadar yolumun kesiştiği herkese bazen yüz yüze, bazen mesajla ya da muhtelif şekillerde “ben”imin parçası oldukları için teşekkür etmeye çalıştım. Olumlu ya da olumsuz her deneyim bana “ben” olmamda katkı sağladı. Kimileri gölge yaparak büyük resmi üç boyutlu hale getirdi, kimileri renk kattı, kimileri perspektif verdi, kimileri zenginleştirdi. Kimileri beden olarak yanımda olmasalar da anılarımda, anlatılarımda hep olacaklar. Eskiye göre artık “ben” benden başka kimsenin olmasını istediği Sara değil/im. En azından gayretim o yönde. Beni “ben” olmamdan ötürü sevenler derneğinin murahhas üyesiyim. Derneğimizin tüm üyelerine bir kez daha teşekkür ederim.

Bu yazı benim için eğlenceli oldu. “Ben”i benden ayrı bir yere oturtup ona benim penceremden bakmak sık sık yaptığım bir şeydir. Daha objektif, daha tarafsız olabilme egzersizlerimin bir parçası bu. Belki olmuştur, belki olmamıştır. Sonuna kadar okuyan olduysa ne mutlu bana! 




29 Mayıs 2026 Cuma

Sanat Uzun İlham Sonsuz




Uzun yıllardır büyük zevkle dinlediğim bu AçıkRadyo (şimdiki adıyla ApaçıkRadyo) programına ve programı hazırlayıp sunan ikili Dr. Şenol Ayla ve Dr. Timuçin Oral'a karşı hissettiğim o hayranlık ve minnet duygularımla birlikte onlara büyük bir teşekkürü de borç biliyorum.

Hangi yıl olduğunu tam hatırlamıyorum, eski komşum kadim arkadaşım Özlem bir gün heyecanla bana Podcast uygulamasından söz etti. Üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiştir. O zamanlar podcast Iphone üzerinden dinlenen bir uygulamaydı ve çok az kişi kullanıyordu. Ben anti Iphone-cu bir kullanıcı olarak nereden nasıl podcast dinleyeceğimi kafa yora yora buldum. Özlem'in dinlememi önerdiği program Didik Didik Freud idi. Bu program AçıkRadyo'da yayınlanmış olup, podcast uygulaması üzerinden kayıtlarına ulaşma olanağı sağlıyordu. O programın yapımcısı yine Şenol Ayla'ydı ve Serol Teber ile Freud üzerine konuşuyorlardı. Psikiyatri uzmanı Serol Teber'in ölümünün onuncu yıldönümünde tekrarı yayınlanan bu podcast serisini ilgi ve hayranlıkla dinlemiştim. (Şu an yaptığım araştırmaya göre Serol Teber 2004 yılında aramızdan ayrılmış. Demek ki program 2014'te yapılmış. Ben de kaydı 2015'te filan dinlemişimdir. Hesap üç aşağı beş yukarı tutuyor) Neyse! Uzatmayayım, 30 ila 35'er dakikalık 26 bölümden oluşan bu podcast serisini nefesimi tutarak büyük bir beğeniyle dinlemiştim. Son sekiz bölümünde Serol Teber Tevfik Fikret'e de değiniyordu. Program sona erdiğinde içimi bir boşluk hissi kaplamıştı. Üzerine ne dinleyeceğimi bilememiştim. Serol Teber'in yazılarıyla oyalanırken, Özlem müjdesi ile geldi ve Şenol Ayla'nın yeni bir podcast serisi başlattığını söyledi. Önceki araştırmalarımda Şenol Ayla'nın da doktor olduğunu ve aile hekimliği yaptığını öğrenmiştim. Bu defa yeni podcast serisini yine doktor arkadaşı olan Timuçin Oral ile yapacaktı. Ne sevindim ne sevindim! Tabi yine ilgi ve merakla takibe aldım. Programın adı Sanat Uzun İlham Sonsuz: Tek kelimeyle muhteşem! Dinlemelere doyamadım. Programın adına ek olarak açıklamasında şöyle diyorlar: Sanat üzerine psikolojik sohbetler... Mesela "korku" ya da "melankoli" temasını alıyor, sinemadaki, edebiyattaki, resimdeki karşılıklarını konuşuyorlar; cümle aralarında da yine aynı temayı çağrıştıran müziklerle donatıyorlar. Tadına doyum olmuyor. Bir süre programı ikisi beraber yürüttüler, fakat sonradan öğrendiğime göre Timuçin Oral psikiyatri derneği başkanlığı yapmaya başlayınca Şenol Ayla tek başına devam ediyor. Hatırı sayılır bir süre de öyle dinledikten sonra araya toplumsal ölçekte pandemi, kişisel ölçekte çeşitli aile meseleleri girince mevzu kapanıyor. Gelgelelim bu senenin başında ne göreyim, tekrar programa başlamışlar. Bendeki sevinci gör! Üstelik bu defa yanımda programı benimle birlikte zevkle dinleyecek sevdiceğim de var, yetmiyor anlattıkları resimleri, kitapları, eserleri birlikte keşfe çıkıyoruz, müzikleri birlikte araştırıyoruz, dağarcığımızı birlikte genişletiyoruz. Harikulade! Fakat bu sezonu artık kapatıyorlarmış . Umarım devamı gelir. Bugün dinlediğimiz programda distopyaların içinde barındırdığı umuttan söz ederlerken seçtikleri müzikler de çok ilham vericiydi. Özellikle Fransız piyanist ve besteci Jacques Loussier'in klasik eserlere getirdiği jazz yorumları bende bir aydınlanmaya yol açtı. Klasik müzik ana yolda ilerlerken, jazz tali yollara sapmaya benziyor. Ne zaman nasıl bir sürpriz ile karşılaşacağını bilemediğin bir keşif yolculuğu gibi. Keşifleri sadece o yan yollara saparsan yapabilirsin, ana yolda ancak önündekini takip edersin. Jazz müziğindeki arayışlar, varyasyonlar bilmediğin bir diyarda sokak aralarını keşfetmek gibi. Müzisyen bu deneyimi enstrümanıyla yaşarken, dinleyici onun sunduğu kılcal damarlardan besleniyor. Bu duygu bana klasik tango-nuevo tango çekişmesini çağrıştırdı. Bana göre, klasik dönem Arjantin tango müziği ana yolda kalırken, yenilikçi müzisyenlerin sentez çalışmaları sonucu ortaya çıkan nuevo tango bir tali yol araştırmasıdır ve yepyeni ufuklar açmıştır.




Konumuza tekrar geri dönelim...

Dr. Şenol Ayla ve Dr. Timuçin Oral ile birlikte doktorlardaki bu sanat aşkını on yıl kadar önce keşfetmeye başlamıştım. Fakat son altı yılımda bana yoldaşlık eden sevdiceğim de doktor olduğu için kendimi bir doktor camiasında buluverdim. Gerek pratisyenlerin gerek uzman doktorların her birinin on parmağında on marifet. Çeşit çeşit enstrümanlar çalanlar mı, sesini enstrüman olarak kullananlar mı, resim heykel yapanlar mı, kendi evini kendi inşa edenler mi, her tür tamirat tadilat işlerinden anlayanlar mı, bağ bahçe şarapçılık zeytincilik yapanlar mı, roman yazanlar mı... Daha aklıma gelmeyen neler neler! Doğrusu başka hiçbir meslek grubunun bu kadar meziyeti bir arada barındırdığına şahit olmadım. Bu kadar bilimsel, sanatsal ve kültürel zenginliği bir arada bulunduran doktorları ayrı ayrı tebrik ediyorum. Fakat bu sayfada bugün en büyük teşekkürü sevdiceğime ayırıyorum. Onu tanıdığımda doktorluğunun yanı sıra Acapella korosunda bas koristiydi. Onunla birlikte müthiş konserlere gitme olanağı buldum. Ohrid'de yapılan Uluslararası Koro Festivali muhteşem bir deneyimdi. Doktor arkadaşlarıyla bir araya geldiğimizde gitarı yanımızda götürmeyi ihmal etmiyoruz. Biri sazını getirir, öbürü kabak kemanisini derken bir de bakmışsın ekip sazlı sözlü güneşi batırmış. O ne keyif, ne şenlik! Hele bu fasıl mavi yolculuk teknesindeyse değmeyin keyfimize! Öte taraftan evimiz artık Alaçatı'ya yakın. Küçük bir bahçemiz var. Bahçede sevdiceğimle birlikte çalışmak ayrı bir zevk. Benim kılavuzum o! Doğayı çok iyi seziyor. Şehirde dolaşmayı seviyor, ama doğa ile kurduğu ilişki bambaşka. Kediler ona gidiyor, ağaçlar onunla konuşuyor, onu doyuruyor, meyvelerini ona sunuyor; ben de bu güzellikleri hayranlıkla izliyorum. Vaktiyle doktor arkadaşıyla birlikte üzüm ezip şarap da yapmışlar, hali hazırda zeytin ağaçlarıyla da arası çok iyi. Zeytin kurmayı ondan öğrendim, zeytinlikte çalışmayı onunla keşfettim. Egeli aileler için olmazsa olmaz zeytin ağaçları her daim bizimle birlikte. Zeytin ağacından zeytinyağı, nar ağacından nar ekşisi, dut ağacından karadut reçeli, incir ağacından taze incir... Bir de iğde ağaçları var ki kokusunu ben hiç alamazken o doya doya içine çekiyor. Tesisat tamirat işleri de bizim işimiz artık. Lamba bozulur, sevdiceğim elektrikçi kesilir; alet bozulur o tamir eder; soba yanacak, beraber mahallenin budanmış ağaçlarını doğrarız, tutuşturmalık kozalak ve çam ibresi toplarız, domates yetiştirmek ayrı bir uzmanlık, nane roka bahçeden, sardunya yasemin çiçek açınca içimizde bir sevinç, hele mor salkım açtıysa büyük başarı... lehim yapmak ayrı, güneş enerji pilleri ayrı, kompost gübre ayrı, kedi doğurtmak ayrı... Her telden, her dilden. Diyorum ya şu doktorların on parmağında on marifet! 

Bana düşen yoldaşlık etmek ve şükretmek... 


21 Mayıs 2026 Perşembe

Here




Dün akşam bir film izledik. Filmi izlemeye başlamamız ise şöyle cereyan etti: Canikom "Bugün canım bir Zemeckis filmi çekti" dedi ve araştırmalar için harekete geçti. Birkaç dakikanın içinde adını sanını bilmediğim bir film ekranda beliriverdi. Filmlere başlarken tıpkı bir yolculuğa başlar gibi neler yaşanacağından habersiz başlıyorum izlemeye. Biraz da şifayı kapmışım. Sonunu getireceğimin garantisi olmaksızın örgümü kenara bırakıp gözümü ekrana kilitliyorum. Filmin ortasında nedensiz kalkıp dolaşmaya başlamalar, çekirdek hazırlamalar, kesmeyip dömisek şarap doldurmalar, ne dedi deyip başa sarmalar, her karede içimizden yükselen açıklamalı katkılar, bu kardeşi miydi kızı mıydı annesi miydi derken harikulade bir film izledik. Meğer Robert Zemeckis'in yönettiği "Here" isimli bu film aslında Richard McGuire'ın 2014 tarihli romanından 2024'te uyarlanmış. Kitabı okumadım, stilini bilmiyorum. Fakat filmin stili nefisti. Dünya üzerindeki tek bir koordinata odaklanmış binyılları konu alan bir yapım. Tarih öncesi avcı toplayıcı toplumlardan günümüze kadar aynı koordinatta meydana gelen değişim, dönüşüm ve yaşantıları çok başarılı oyunculuklar, ayrıntılar ve sahnelerle aktarmayı başarmış. Tarihin her dönemini o döneme ait görsellerle çaktırmadan donatarak anlatmış. Dekorasyonlar, kıyafetler, danslar, müzikler, renkler, haberler, diyaloglar, her şey kendi dönemlerini anlatır cinsten. Aykırı hiç bir detay yok. En azından bana göre!

Kamera kullanım teknikleri birkaç yıl öncesine kadar dikkatimi çeken bir konu değildi, yani pek önemsemiyordum diyelim. Fakat canikomun katkılarıyla artık ne kadar önemli ve etkili olduğunu farkediyorum. Bu filmin de omurgasını oluşturan, zaten kamera kullanım tekniğinin ta kendisi. Fotoğrafta kullanılan tipoloji (typology) tekniğinin, sinemaya uyarlanması diyelim. Bu tekniğin sinemada bir karşılığı var mı, varsa adı nedir bilmiyorum. Fotoğraftaki tipoloji tekniği aynı konunun, aynı açıdan, aynı yükseklikten, benzer ışık ve benzer kadrajla fotoğraflanmasından oluşturulan seri çalışmalardır. Tabi filmde bir de aynı koordinat durumu eklenmiş. Yıllar önce yaptığım "Eşik" isimli fotoğraf projemde tipoloji tekniğini kullanmıştım. O dönem, 65 ayrı apartman dairesini ziyaret etmiştim. Kamusal alan ile özel alanı birbirinden ayıran o kritik noktayı referans alarak, giriş kapılarından içeride görünenleri fotoğraflamıştım. Kadraja girenlerin orada yaşanan hayatlara dair pek çok şey anlattığını hayretle fark etmiştim. Çok zevkli bir projeydi. Projeme katkısı olan herkese yıllar sonra yeniden sevgilerimi ve teşekkürlerimi iletiyorum.





 

Bunu da buraya not etmiş olayım 😊

Tekniğin filmdeki kullanımına geri dönersek, Sitcomlarda da kameranın sabit kullanıldığı durumlar vardır. Ama yine de, amaç da tasarım da bambaşka. Tasarım deyince, aklıma bir de grafik tasarım geliyor. Ne diyelim, senografi diyesim var ama senografinin tanımına bakıyorum ve şöyle diyor: "Senografi, tiyatro, sinema, televizyon gösterileri veya sergilerde görsel ve işitsel unsurların (dekor, ışık, kostüm ve ses) bir bütün olarak tasarlandığı sahneleme sanatıdır". Bu tanım bu film için son derece eksik kalıyor. Çünkü bütünün kapsamına zaman da grafik tasarım da katılmamış. Üstelik benim tam olarak vakıf olmadığım, ama varlığını da yadsıyamayacağım yapay zekanın bu filme katkısı senografi tanımında hiç yok. Teknolojiyi kullanmakla kullanmamak arasında bocalayan, hala klasik yöntemleri savunmaya çalışan bir nesil ile yepyeni teknolojileri canavar gibi kullanan bir neslin tam orta yerinde, "EŞİK" denen o kritik noktada yer alıyoruz. Klasikçiler deneysel çalışmalar yapmaya heves edenlerin açıklarını yakalamaya çalışmak için aportta bekliyorlar; deneyselciler ise klasikçilerin yıllardır hatmettiklerini çoktan ceplerine doldurup bize yeni ufuklar sunuyorlar. Ben deneyselciyim arkadaş! (Human Design da öyle diyor zaten hehehhe...)

Filmin IMDB puanı 6.3'müş.

Çok saçma! Neyi beğenmemişler acaba diyerek Google'a "filmin imdb puanı neden düşük" diye sordum. Efendim, Zemeckis'in bu deneysel tekniğini bazı sinemaseverler takdir etseler de genel izleyici kitlesi sıkıcı ve durağan bulmuşmuş. Duygusal bağ kurmakta ve karakter derinliği yaratmakta yetersiz bulunmuşmuş. Yok efendim yapay zeka teknolojisi oyuncuları gençleştirmede sırıtmışmış, izleyicinin filmden kopmasına yol açmışmış. Yahu biz film esnasında durdurup durdurup kalktıysak sıkıldığımızdan, koptuğumuzdan filan kalkmadık. Evde olmanın verdiği rahatlık, bir an için düşünme isteği, azıcık görüntüleri yerli yerine yerleştirme fırsatı... Dur yaa... Ben kime mazeret anlatıyorum?! Hem niye anlatıyorum?! 

Bildim bildim. Bu yazıyı kendim için, kendime yazdığımı unuttuğum için sanırım. Sanki birilerine dert anlatmaya çalıştığım için. Yok, ben her daim kendime yazıyorum. Duygusal dalgamın tepe noktasında yazdım yazdım, yoksa dalga tepetaklak olduğunda ne film kalıyor ne yazı. Artık o taşma anını yakalayabiliyorum. Her yakalayıp da yazmadığımda fırsatı kaçırıyorum, çünkü sonra o coşkudan eser kalmıyor. Dün gece film bittikten sonra azıcık kendimle mücadele ederek oturdum bilgisayarın başına, çünkü aslında geç olmuştu. Ama sabahı beklesem meydana gelecek kayıpları da göze almam gerekecekti. Dedim otur şuraya ve yaz.

Yazdım...



Dipnot: Richard McGuire'ın kitabını araştırdım ve hayran kaldım. Kitap aslında bir çizgi romanmış ve tam olarak filmin yapım tekniği ile resimlenmiş. Yani fikrin esası Zemeckis'e değil, McGuire'a aitmiş. Ne diyeyim: BRAVO!


Çizgi romanla ilgili makaleyi de şuraya ekleyeyim...









19 Mart 2026 Perşembe

Kendi mekaniğim...




Bu blogda yazılar yazmaya, paylaşmaya başladığımdan beri beni motive eden, harekete geçiren en önemli şey duygularım oldu. Hem duygularımın yoğun bir şekilde iniş çıkışları, hem gün içerisinde beni tepe noktası ile dip noktası arasında gitgellerle dalgalandıran deneyimlerimi gelecekte de hatırlama isteği… Yani bir tür duygusal günlük tutma arzusu diyelim. Bu duygusal hareketleri izlemek, duygu yüklü dalgaların izlerini takip etmek, onlarla birlikte yoğrulmak, dönüşmek, deneyimlerimin içinden geçtikten sonra çıkarımlarda bulunmak bana hep çok hoş görünüyor. Gittiğim bir söyleşi, okuduğum bir kitap, izlediğim bir film, arkadaşlarla edilen bir sohbet, belki bir tartışma ya da bir kumrunun yumurtalarıyla serüveni, bir süpürgenin duygu dünyamda yarattığı çağrışımlar, eski hatıralardan çıkıp gelen bir limuzin, bir seyahat ve daha niceleri. Bütün bunları kendi kendime düşünmek, bir yerlere not etmek, günün birinde hatırlamak elbette çok güzel, aynı zamanda eğitici ve dönüştürücü. Fakat zamanı geldikçe onları daha çok kişiyle paylaşmak başka türlü bir haz yaratıyor. Kim bilir okuyanlara neler hissettiriyor, neler düşündürtüyor, neleri tetikliyor ya da hiçbiri?! Geri bildirimler de ayrı bir haz konusu. Ama burada esas anlatmak istediğim bambaşka. 

Human Design Sisteminin içinde gezinmeye başladığımdan bu yana şunu farkediyorum: Bu yaptığım aslında kendi mekaniğimin doğal bir çıktısıymış. Vücut haritamın her bir ayrıntısı zaten bunları birer öz olarak içinde saklı tutuyormuş da, ben her özüme uygun eylediğimde, her duygusal netliğim ile eylemlerime, kararlarıma, davranışlarıma yön verdiğimde, yani human design diliyle strateji ve otoritemle hareket ettiğimde adeta bir gün sonu raporu verirmişçesine sonuç tatmin dolu oluyor. Bundan sonra yapmam gereken ise olup biteni manifeste etmek, anlatmak, paylaşmak, bir yerlere yazmak, görünür kılmak, tezahür alanı oluşturmak… İşte buraya yazmak tam da böyle bir şey.

...

Ben ‘human design’a göre duygusal otoriteli manifeste eden bir jeneratörüm. Üretmek için buradayım. Sakral enerjimin açıldığı her konu, içimden yükselen her hı-hı sesi, koşullanmışlıklarımdan sıyrılmaya cesaret bularak deneyimlediğim ya da koşullanmalarıma rağmen reddettiğim her durum bana bir şeyler üretebilmem için müthiş olanaklar açıyor. Koşullanma dediğim, çocukluktan itibaren öğrendiğimiz değer yargıları, davranış kalıpları, mahalle baskısı, dini öğretiler, toplumsal ve yerel ezberler, korkular vs. Bunları aşmak, üzerine yeni bir ben inşa etmek çok zor ve meşakkatli bir süreç, fakat pirincin içindeki taşları ayıklar gibi kendi özüme uyan ve uymayanları ayrıştırmak, onları bünyemden uzaklaştırmak ömrüm boyunca sürecek olan bir proses. Bazen başardım, bazen başaramadım. 

Bir jeneratörün temel sorusu “Ben kimim?”. Sanırım bu soruyu kendime 7-8 yaşlarında sormuş olsam gerek. O yaşlardaki bir çocuk için, bu soru pek açık ve net bir soru gibi gözükmese de, o yıllarda elime geçen meslekler ansiklopedisinden kendime uygun mesleği seçme gayretimi çok net hatırlıyorum. Hiçbir mesleği kendime yakıştıramadığımı, ben kim/ne olacağım sorusuna bir türlü cevap veremediğimi canlı canlı hatırlıyorum. Ta ki yine o ansiklopedide “Dansöz” sayfasını görene kadar! İşte demiştim, bu! Ben dansöz olmak istiyorum. Bebekliğimden itibaren kadınlar matinesinde masaların üzerinde müziğin ritmine eşlik ettim. Daha sonraları babamla evin salonunda valsler eşliğinde dönüp durdum. Okul müsamerelerine uygun her tür dansı yaptım. On iki sene boyunca halk dansları oynadım. Etiler’de tesadüfen yolumuzun düştüğü bir bale kursundaki öğretmen, anneme vücudumun baleye çok uygun olduğunu söyledi. Ve en nihayet dans serüvenim önce Ümit İris’le başta tango olmak üzere salon danslarına, daha ileriki dönemlerde ise Arjantin Tangosuna evrildi. Dansı meslek olarak seçmedim ya da belki daha doğru bir deyişle seçemedim. Çünkü koşullanmalarım gereği toplum meslek olarak dansı seçmiş kadınlara hiç de iyi niyetlerle bakmıyordu. Onun yerine mimar oldum. Dahası çoluk çocuğa karıştıktan sonra dansı da mimarlığı da kalbime gömdüm. Zaten artık bedenim de buna karşı koyuyor. Çocukluk hayalimdeki gibi dansçı olsaydım ne olurdu bilmiyorum. Yaşanmamış bir geçmişi bilebilmem mümkün değil. 

Çok ilginç! Yazılarımı serbest çağrışımlarla yazıyorum. Önceden konuyu belirlemem, yazmaya başlamadan önce planlama yapmam filan hiçbir işe yaramıyor. Çünkü o şekilde tek bir satır dahi çıkmıyor. Bu yazıya başlarken de aklımda başka şeyler vardı. Bir de baktım sayfa bambaşka bir yöne doğru gitmiş. Olsun, bu da benim. İşte kendi patikanı izlemek böyle bir şey diyelim. 

Kendi patikasında yürüme cesaretini  gösterenlere selam olsun…




15 Mart 2026 Pazar

Babacığımla ilgili aydınlanmalar...

 



Birkaç kez, human design üzerine çalışmalar yaptığımdan bahsetmiştim. Ara ara arkadaşlarımla, eşimle ya da çocuklarla kızmabirader oynar gibi haritalarımızı önümüze koyup okumaya çalıştığım doğrudur. Nihayet bir eğitim modülünü daha tamamladım. Artık kendim, yakınlarım, tanıdıklarım, ünlüler gibi pek çok kişinin haritalarına dair çıkarımlar beliriyor zihnimde, bu çıkarımlar onların kişisel hikâyeleriyle buluşmaya ve anlam kazanmaya başlıyor. Yani teknik bilgilerim realiteyle birleşip hikâyeleri renklendiriyor… ya da belki şöyle demek gerek: Teknik bilgilerim sayesinde realiteyi daha net ve anlamlı bir biçimde görebilmeye başlıyorum. Bazen insan görür de farkında olmaz, farkında olur da anlatmaz. Anlatmak ister de beceremez. İşte ben ne zaman kendimden bir şeyler anlatsam, yazsam, öyle ya da böyle duygularımı dillendirsem birileri çıkıp “Ah Saracığım, düşünüp de söyleyemediklerimi sen çok güzel ifade etmişsin” diyor. Üstelik bu o kadar sık başıma geliyor ki bana da duygularımı dillendirmem için ilham veriyor.

İşte geçenlerde yine duygularımı coşturan bir süreç yaşadım. O kadar yoğun yaşadım ki o yoğunluğun içinden geçip gitmeyi bekledim, beklerken izledim. Üzerinden tam bir hafta geçtikten sonra nihayet bunu yazmam gerektiğine kani oldum. Çünkü herkese anlatasım var. Babamı tanıyan, tanımayan herkese! Evet, konu babamla ilgili… Babamın yapısıyla, tasarımıyla, teknik ifadeyle dizaynıyla ilgili.

Babamı tanıyanlar bilir. Kışın babam bazı küçük işletmelerin muhasebesini tutardı. Fakat kış bitiminde Paskalya ile birlikte turizm sezonu başlar ve babam İtalyanca, Fransızca, İspanyolca rehberlik yapardı. Bu üç dili de anadili gibi konuşurdu. Aslında konuştuğu başka diller de vardı ama onlara çok hâkim olmadığını düşündüğü için o milletlere hizmet vermezdi. Tabi sadece İtalyan, Fransız ve İspanyollara değil, bu dilleri konuşan bütün milletlere rehberlik ederdi. ABD hariç tüm Amerika kıtasına mensup milletlerle tanışıklığı olmuştur. Panama’dan Şili’ye, Peru’dan Venezuela’ya, Arjantin’den Meksika’ya ve daha birçok farklı ülkeden İspanyolca konuşan pek çok turist gruplarını gezdirdi. Fransızcasını Kanadalılarla da paylaştı. İtalyancasını İsviçre’nin İtalyan kantonunda yaşayanlarla da konuştu. O herkesle iletişim kurabilen, herkesin isteklerini dinleyebilen, duyduklarını anlayabilen ve en güzel şekilde cevap verebilen bir insandı. Kendi deyimiyle de “insan sarrafı”ydı. Bu kadar milletten o kadar çok insanla muhatap olunca belki de gerçekten öyle oluyor insan. Şu bir gerçek ki turizm camiasında çok sevilirdi ve sayılırdı. O kadar ki 90 yaşına merdiven dayadığı sıralarda, pandemiden bir süre önce acentalar onu hala tura çağırıyorlardı. Ben içten içe o acentalara minnet duyuyordum. Babamı hayata bağlıyorlardı. Yaşlanmasına izin vermiyorlardı. Turistler önce şaşırıyorlar, sonra hayranlık duyuyorlardı. Bu yaştaki bir insanın konusuna bu kadar hâkim olması, birçok çetrefilli durumu pratik yöntemlerle çözmesi ve onları rahat ettirmesi, yarın evlerine döndüklerinde unutacakları İstanbul’un ya da Türkiye’nin tarihinden daha büyük bir önem taşıyordu. Turistleri taşıyan otobüs şoförlerinden, ıvır zıvır turistik eşyalarla otobüs kapılarında dolanan seyyar satıcılara, lokumculardan halı açıcılara herkesi hoş tutardı. Onun rehberlik anılarından çok şey anlatmam mümkün. Çünkü takriben 4-5 yaşlarımdan itibaren beni de yanında götürdüğü olurdu. Bayılırdım onunla tura çıkmaya. Hiç sorun çıkarmadığım için de sık sık giderdim. Hatta yardım da ederdim. Yok bilet dağıtılacak, yok kişi sayılacak filan… Ta ki 16 yaşıma geldiğimde elime İstanbul turlarında anlatılacaklarla ilgili daktilo edilmiş sayfalarla dolu bir dosya sıkıştırıp “Yarın turun var, al bunları oku” diyene kadar. Ben tabi şok! Ama o şokun üzerine 7 sene rehberlik yaptım. Bir yandan mimarlık fakültesinde okurken öte yandan yazın, Noel ve Paskalya tatillerinde İstanbul’a gelen İtalyanları gezdirdim. Babamın bana çizdiği yolda onu takip ettim. Ben de rehberliği çok sevdim. Çok şey öğrendim. 1986 yazında 16 yaşında çekirdekten yetişme bir genç kız çekingen İtalyancasıyla rehberlik yapmaya başladı. Ona minnettarım.

Şimdi yazımın başına dönüyorum. Bu kadar şeyi neden anlattım?

Geçen Pazartesi 5 profil üzerine konuşuyorduk. Hemen, harita portföyümün olduğu dosyayı elime aldım ve karıştırmaya başladım. Biliyorum, bazılarınız “5 Profil nedir yahu!” diyordur. Teknik kavramlar satırlarda geçse de önemli değil. Oradaki keşif, benzetme ya da çıkarıma odaklanalım. Babamın profili meğer 3/5miş. Aklımda kalmıyor bazı şeyler. Ama spesifik bir konu çıkınca o zaman kalıcı oluyor. İşte tam da böyle oldu ve benim jetonum “çlink” diye düştü.

5 profilliler kurtarıcı diye geçiyor. Özellikle tanımadığı insanlar üzerindeki etkileri daha baskın. İçinden çıkamadıkları bir problemi çözmesi için o 5 profilli turist rehberi ideal kurtarıcı. Dahası 5 profillilerin evrenselleştirme gibi bir kodları var. Yani uzun süren uğraşlardan sonra başarılı olduğu her bir konuyu bütün dünyaya anlatmak, yaymak gibi bir misyonları var. E bu adam çocukken yokluk içinde yaşamış, parasızlıktan tamir ettiremedikleri kunduralarının tabanlarını çivilerle çakmış, un taşıyan kamyonların tabanından dökülen unları sıyırmış bir insan olarak, günün birinde o yokluktan kurtulmayı başarmış. Az buz bir başarı değil bu! Artık 5 profilli biri için yapılması gereken şey nedir? Evrenselleştirmek! Babam bunu da layıkıyla yaptı. Benim elime dosyayı tutuşturduğu gibi yabancı dil konuşan birçok kişiye de benzer davranışı uyguladı. Çünkü ona göre kurtuluşun yolu turizmden geçiyordu. En büyük kurtarıcılar turistlerdi. Canım babam gerçekten de birçok kişinin hayatını kurtardı. Ev almalarına, yuva kurmalarına, meslek sahibi olmalarına önayak oldu. Öyle yap, böyle yap, şöyle yap diye yol gösterdi. Profilindeki 3ü de unutmayalım. 3 deneyim diye geçiyor. Deneme-yanılma yöntemiyle öğrenme de diyebiliriz. Bu kadar çok insanla muhatap olduğun zaman ister istemez hepsiyle iletişim deneyiminden geçiyorsun ve iyisiyle kötüsüyle çok şey öğreniyorsun.

İşte 1 haftadır bunu düşünüyorum, bunu hissediyorum, bunu yaşıyorum. Anılar hücum ediyor, eğitimlerimle buluşuyor ve bilgilerime anlam katıyor. Bedenim o sırada dalgalanmaya başlıyor. Yükseliyor, alçalıyor, durmuyor. Nihayet azıcık sakinleştikten sonra da bu sayfalara dökülüyor.


İyi ki…