human design etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
human design etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2026 Perşembe

Kendi mekaniğim...




Bu blogda yazılar yazmaya, paylaşmaya başladığımdan beri beni motive eden, harekete geçiren en önemli şey duygularım oldu. Hem duygularımın yoğun bir şekilde iniş çıkışları, hem gün içerisinde beni tepe noktası ile dip noktası arasında gitgellerle dalgalandıran deneyimlerimi gelecekte de hatırlama isteği… Yani bir tür duygusal günlük tutma arzusu diyelim. Bu duygusal hareketleri izlemek, duygu yüklü dalgaların izlerini takip etmek, onlarla birlikte yoğrulmak, dönüşmek, deneyimlerimin içinden geçtikten sonra çıkarımlarda bulunmak bana hep çok hoş görünüyor. Gittiğim bir söyleşi, okuduğum bir kitap, izlediğim bir film, arkadaşlarla edilen bir sohbet, belki bir tartışma ya da bir kumrunun yumurtalarıyla serüveni, bir süpürgenin duygu dünyamda yarattığı çağrışımlar, eski hatıralardan çıkıp gelen bir limuzin, bir seyahat ve daha niceleri. Bütün bunları kendi kendime düşünmek, bir yerlere not etmek, günün birinde hatırlamak elbette çok güzel, aynı zamanda eğitici ve dönüştürücü. Fakat zamanı geldikçe onları daha çok kişiyle paylaşmak başka türlü bir haz yaratıyor. Kim bilir okuyanlara neler hissettiriyor, neler düşündürtüyor, neleri tetikliyor ya da hiçbiri?! Geri bildirimler de ayrı bir haz konusu. Ama burada esas anlatmak istediğim bambaşka. 

Human Design Sisteminin içinde gezinmeye başladığımdan bu yana şunu farkediyorum: Bu yaptığım aslında kendi mekaniğimin doğal bir çıktısıymış. Vücut haritamın her bir ayrıntısı zaten bunları birer öz olarak içinde saklı tutuyormuş da, ben her özüme uygun eylediğimde, her duygusal netliğim ile eylemlerime, kararlarıma, davranışlarıma yön verdiğimde, yani human design diliyle strateji ve otoritemle hareket ettiğimde adeta bir gün sonu raporu verirmişçesine sonuç tatmin dolu oluyor. Bundan sonra yapmam gereken ise olup biteni manifeste etmek, anlatmak, paylaşmak, bir yerlere yazmak, görünür kılmak, tezahür alanı oluşturmak… İşte buraya yazmak tam da böyle bir şey.

...

Ben ‘human design’a göre duygusal otoriteli manifeste eden bir jeneratörüm. Üretmek için buradayım. Sakral enerjimin açıldığı her konu, içimden yükselen her hı-hı sesi, koşullanmışlıklarımdan sıyrılmaya cesaret bularak deneyimlediğim ya da koşullanmalarıma rağmen reddettiğim her durum bana bir şeyler üretebilmem için müthiş olanaklar açıyor. Koşullanma dediğim, çocukluktan itibaren öğrendiğimiz değer yargıları, davranış kalıpları, mahalle baskısı, dini öğretiler, toplumsal ve yerel ezberler, korkular vs. Bunları aşmak, üzerine yeni bir ben inşa etmek çok zor ve meşakkatli bir süreç, fakat pirincin içindeki taşları ayıklar gibi kendi özüme uyan ve uymayanları ayrıştırmak, onları bünyemden uzaklaştırmak ömrüm boyunca sürecek olan bir proses. Bazen başardım, bazen başaramadım. 

Bir jeneratörün temel sorusu “Ben kimim?”. Sanırım bu soruyu kendime 7-8 yaşlarında sormuş olsam gerek. O yaşlardaki bir çocuk için, bu soru pek açık ve net bir soru gibi gözükmese de, o yıllarda elime geçen meslekler ansiklopedisinden kendime uygun mesleği seçme gayretimi çok net hatırlıyorum. Hiçbir mesleği kendime yakıştıramadığımı, ben kim/ne olacağım sorusuna bir türlü cevap veremediğimi canlı canlı hatırlıyorum. Ta ki yine o ansiklopedide “Dansöz” sayfasını görene kadar! İşte demiştim, bu! Ben dansöz olmak istiyorum. Bebekliğimden itibaren kadınlar matinesinde masaların üzerinde müziğin ritmine eşlik ettim. Daha sonraları babamla evin salonunda valsler eşliğinde dönüp durdum. Okul müsamerelerine uygun her tür dansı yaptım. On iki sene boyunca halk dansları oynadım. Etiler’de tesadüfen yolumuzun düştüğü bir bale kursundaki öğretmen, anneme vücudumun baleye çok uygun olduğunu söyledi. Ve en nihayet dans serüvenim önce Ümit İris’le başta tango olmak üzere salon danslarına, daha ileriki dönemlerde ise Arjantin Tangosuna evrildi. Dansı meslek olarak seçmedim ya da belki daha doğru bir deyişle seçemedim. Çünkü koşullanmalarım gereği toplum meslek olarak dansı seçmiş kadınlara hiç de iyi niyetlerle bakmıyordu. Onun yerine mimar oldum. Dahası çoluk çocuğa karıştıktan sonra dansı da mimarlığı da kalbime gömdüm. Zaten artık bedenim de buna karşı koyuyor. Çocukluk hayalimdeki gibi dansçı olsaydım ne olurdu bilmiyorum. Yaşanmamış bir geçmişi bilebilmem mümkün değil. 

Çok ilginç! Yazılarımı serbest çağrışımlarla yazıyorum. Önceden konuyu belirlemem, yazmaya başlamadan önce planlama yapmam filan hiçbir işe yaramıyor. Çünkü o şekilde tek bir satır dahi çıkmıyor. Bu yazıya başlarken de aklımda başka şeyler vardı. Bir de baktım sayfa bambaşka bir yöne doğru gitmiş. Olsun, bu da benim. İşte kendi patikanı izlemek böyle bir şey diyelim. 

Kendi patikasında yürüme cesaretini  gösterenlere selam olsun…




15 Mart 2026 Pazar

Babacığımla ilgili aydınlanmalar...

 



Birkaç kez, human design üzerine çalışmalar yaptığımdan bahsetmiştim. Ara ara arkadaşlarımla, eşimle ya da çocuklarla kızmabirader oynar gibi haritalarımızı önümüze koyup okumaya çalıştığım doğrudur. Nihayet bir eğitim modülünü daha tamamladım. Artık kendim, yakınlarım, tanıdıklarım, ünlüler gibi pek çok kişinin haritalarına dair çıkarımlar beliriyor zihnimde, bu çıkarımlar onların kişisel hikâyeleriyle buluşmaya ve anlam kazanmaya başlıyor. Yani teknik bilgilerim realiteyle birleşip hikâyeleri renklendiriyor… ya da belki şöyle demek gerek: Teknik bilgilerim sayesinde realiteyi daha net ve anlamlı bir biçimde görebilmeye başlıyorum. Bazen insan görür de farkında olmaz, farkında olur da anlatmaz. Anlatmak ister de beceremez. İşte ben ne zaman kendimden bir şeyler anlatsam, yazsam, öyle ya da böyle duygularımı dillendirsem birileri çıkıp “Ah Saracığım, düşünüp de söyleyemediklerimi sen çok güzel ifade etmişsin” diyor. Üstelik bu o kadar sık başıma geliyor ki bana da duygularımı dillendirmem için ilham veriyor.

İşte geçenlerde yine duygularımı coşturan bir süreç yaşadım. O kadar yoğun yaşadım ki o yoğunluğun içinden geçip gitmeyi bekledim, beklerken izledim. Üzerinden tam bir hafta geçtikten sonra nihayet bunu yazmam gerektiğine kani oldum. Çünkü herkese anlatasım var. Babamı tanıyan, tanımayan herkese! Evet, konu babamla ilgili… Babamın yapısıyla, tasarımıyla, teknik ifadeyle dizaynıyla ilgili.

Babamı tanıyanlar bilir. Kışın babam bazı küçük işletmelerin muhasebesini tutardı. Fakat kış bitiminde Paskalya ile birlikte turizm sezonu başlar ve babam İtalyanca, Fransızca, İspanyolca rehberlik yapardı. Bu üç dili de anadili gibi konuşurdu. Aslında konuştuğu başka diller de vardı ama onlara çok hâkim olmadığını düşündüğü için o milletlere hizmet vermezdi. Tabi sadece İtalyan, Fransız ve İspanyollara değil, bu dilleri konuşan bütün milletlere rehberlik ederdi. ABD hariç tüm Amerika kıtasına mensup milletlerle tanışıklığı olmuştur. Panama’dan Şili’ye, Peru’dan Venezuela’ya, Arjantin’den Meksika’ya ve daha birçok farklı ülkeden İspanyolca konuşan pek çok turist gruplarını gezdirdi. Fransızcasını Kanadalılarla da paylaştı. İtalyancasını İsviçre’nin İtalyan kantonunda yaşayanlarla da konuştu. O herkesle iletişim kurabilen, herkesin isteklerini dinleyebilen, duyduklarını anlayabilen ve en güzel şekilde cevap verebilen bir insandı. Kendi deyimiyle de “insan sarrafı”ydı. Bu kadar milletten o kadar çok insanla muhatap olunca belki de gerçekten öyle oluyor insan. Şu bir gerçek ki turizm camiasında çok sevilirdi ve sayılırdı. O kadar ki 90 yaşına merdiven dayadığı sıralarda, pandemiden bir süre önce acentalar onu hala tura çağırıyorlardı. Ben içten içe o acentalara minnet duyuyordum. Babamı hayata bağlıyorlardı. Yaşlanmasına izin vermiyorlardı. Turistler önce şaşırıyorlar, sonra hayranlık duyuyorlardı. Bu yaştaki bir insanın konusuna bu kadar hâkim olması, birçok çetrefilli durumu pratik yöntemlerle çözmesi ve onları rahat ettirmesi, yarın evlerine döndüklerinde unutacakları İstanbul’un ya da Türkiye’nin tarihinden daha büyük bir önem taşıyordu. Turistleri taşıyan otobüs şoförlerinden, ıvır zıvır turistik eşyalarla otobüs kapılarında dolanan seyyar satıcılara, lokumculardan halı açıcılara herkesi hoş tutardı. Onun rehberlik anılarından çok şey anlatmam mümkün. Çünkü takriben 4-5 yaşlarımdan itibaren beni de yanında götürdüğü olurdu. Bayılırdım onunla tura çıkmaya. Hiç sorun çıkarmadığım için de sık sık giderdim. Hatta yardım da ederdim. Yok bilet dağıtılacak, yok kişi sayılacak filan… Ta ki 16 yaşıma geldiğimde elime İstanbul turlarında anlatılacaklarla ilgili daktilo edilmiş sayfalarla dolu bir dosya sıkıştırıp “Yarın turun var, al bunları oku” diyene kadar. Ben tabi şok! Ama o şokun üzerine 7 sene rehberlik yaptım. Bir yandan mimarlık fakültesinde okurken öte yandan yazın, Noel ve Paskalya tatillerinde İstanbul’a gelen İtalyanları gezdirdim. Babamın bana çizdiği yolda onu takip ettim. Ben de rehberliği çok sevdim. Çok şey öğrendim. 1986 yazında 16 yaşında çekirdekten yetişme bir genç kız çekingen İtalyancasıyla rehberlik yapmaya başladı. Ona minnettarım.

Şimdi yazımın başına dönüyorum. Bu kadar şeyi neden anlattım?

Geçen Pazartesi 5 profil üzerine konuşuyorduk. Hemen, harita portföyümün olduğu dosyayı elime aldım ve karıştırmaya başladım. Biliyorum, bazılarınız “5 Profil nedir yahu!” diyordur. Teknik kavramlar satırlarda geçse de önemli değil. Oradaki keşif, benzetme ya da çıkarıma odaklanalım. Babamın profili meğer 3/5miş. Aklımda kalmıyor bazı şeyler. Ama spesifik bir konu çıkınca o zaman kalıcı oluyor. İşte tam da böyle oldu ve benim jetonum “çlink” diye düştü.

5 profilliler kurtarıcı diye geçiyor. Özellikle tanımadığı insanlar üzerindeki etkileri daha baskın. İçinden çıkamadıkları bir problemi çözmesi için o 5 profilli turist rehberi ideal kurtarıcı. Dahası 5 profillilerin evrenselleştirme gibi bir kodları var. Yani uzun süren uğraşlardan sonra başarılı olduğu her bir konuyu bütün dünyaya anlatmak, yaymak gibi bir misyonları var. E bu adam çocukken yokluk içinde yaşamış, parasızlıktan tamir ettiremedikleri kunduralarının tabanlarını çivilerle çakmış, un taşıyan kamyonların tabanından dökülen unları sıyırmış bir insan olarak, günün birinde o yokluktan kurtulmayı başarmış. Az buz bir başarı değil bu! Artık 5 profilli biri için yapılması gereken şey nedir? Evrenselleştirmek! Babam bunu da layıkıyla yaptı. Benim elime dosyayı tutuşturduğu gibi yabancı dil konuşan birçok kişiye de benzer davranışı uyguladı. Çünkü ona göre kurtuluşun yolu turizmden geçiyordu. En büyük kurtarıcılar turistlerdi. Canım babam gerçekten de birçok kişinin hayatını kurtardı. Ev almalarına, yuva kurmalarına, meslek sahibi olmalarına önayak oldu. Öyle yap, böyle yap, şöyle yap diye yol gösterdi. Profilindeki 3ü de unutmayalım. 3 deneyim diye geçiyor. Deneme-yanılma yöntemiyle öğrenme de diyebiliriz. Bu kadar çok insanla muhatap olduğun zaman ister istemez hepsiyle iletişim deneyiminden geçiyorsun ve iyisiyle kötüsüyle çok şey öğreniyorsun.

İşte 1 haftadır bunu düşünüyorum, bunu hissediyorum, bunu yaşıyorum. Anılar hücum ediyor, eğitimlerimle buluşuyor ve bilgilerime anlam katıyor. Bedenim o sırada dalgalanmaya başlıyor. Yükseliyor, alçalıyor, durmuyor. Nihayet azıcık sakinleştikten sonra da bu sayfalara dökülüyor.


İyi ki…



29 Aralık 2025 Pazartesi

2025 Sonsöz




Dünya günbegün çirkinleşirken, hayat benim için giderek güzelleşiyor. Paradoks mu desem, bencillik mi, aldığım Human Design eğitimleri mi, yoksa yaş almak mı bilemiyorum. Öyle tatlı, öyle doyurucu, öyle keyifli geliyor ki! On yıl önceki ben, sanki ben değilmiş gibi. Hatta kırk yıl önceki benle Facebook'ta randevulaşıp yeniden buluşmuş gibi. Dahası kırk yıl öncesinde kaldığım yerdeki ipin ucunu bulmuş da bugüne taşımış gibi. O geçmiş kırk yılda ipe neler takılmış neler... Hepsi kıymetli, hepsi pırıl pırıl, şıkır şıkır. Yılbaşı ışıkları gibi. Hani günışığı yoğunken şarj oluyor da, hava kararınca parlamaya başlıyor. Karanlıkta yol gösteriyor. Bütün o deneyimlerimin yoluma ışık tutması için havanın kararması gerekiyor. Bunun bilincindeyim. Tetikteyim . Hava karardı, o halde yansın ışıklar diyorum. Karanlıktan şikayet etmiyorum. Soğuk beni caydırmıyor. Çünkü benim yolumu aydınlatacak ışıklarım var. Er yada geç ışıkların neşeli neşeli yanacağını biliyorum. Her yılbaşı olduğu gibi...

Bu seneyi de devirmek üzereyiz. Çok az kaldı. Gençler ve gençliğini kaybetmeyenler kendilerine çeşit çeşit 2026 Vision Boardlar hazırlıyor; hayaller kuruyor, kurdukları hayalleri görselleştiriyor, hedeflerini billurlaştırıyorlar. Bir nevi sipariş fişi hazırlıyorlar. Garson geliyor: 2026 için ne alırdınız? Menüden seçiminizi yaptınız mı diyor. Sürpriz olsun diye ben, şefin tabağını seçiyorum. Şefin en iyi yaptıklarından bir seçki olacağını varsayıyorum ve kendimi akışa bırakıyorum. Yanında ne içersiniz diye soruyor. Bütün içkiler benden Ey Dostlar! Kadehimi güzel gören gözlere, güzel düşünen zihinlere, güzel eyleyen emsallere kaldırıyorum. Herşey gönlünüzce olsun!

Evrene şükranlarımla,

Sara

31 Aralık 2024 Salı

Ben Kimim?


Ben Kimim?

Yılın son günü geldi çattı. Ümitle beklediğimiz 2024 de acı tatlı hatıralarıyla bitti. En zor günler babamın gidişine şahit olduğum günlerdi. Tesellim ise bana yaşattıkları, öğrettikleri ve miras bıraktığı o güzel hatıraları oldu. Üç gün önce de serseri ruhlu şirinlik abidesi kedimiz Salsa’yı dedesinin yanına uğurladık. Bir yandan kayıplar, hastalıklar ve sevimsizliklerle cebelleşirken öte yandan güzellikler de hiç eksik olmadı. Keşke hepsini bir bir not edebilsem! Fakat ne yazık ki o kadar eli çabuk değilim. Yazmaya kalksam 5 gün düşünmem gerek bir sayfa not çıkarmak için. Boşver gitsin. Ama son günlerde okuduğum bir kitaptan bahsetmeden bu seneyi kapatmak istemedim.

İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun “Biri Hiçbiri Binlercesi” isimli kitabı beni çok düşündürdü. Kitabın konusunu anlatmayacağım. Google’a yazdın mı çıkıyor zaten. Ama kaygısı çok önemli. Ben kimim? Ben Sara’yım, evet ama olduğumu sandığım Sara mıyım gerçekten? Ya da beni oldurmaya çalıştıkları mıyım? Ya da belki herkese göre farklı bir Sara’yım. Herkes beni kendi penceresinden, kendi perspektifinden, kendi algısından görüyor. Hatta kendi algıladıkları ile gördükleri Sara arasında bile fark vardır mutlaka. Bana atadıkları, layık gördükleri ve görmedikleri vasıflar vardır illaki. Her ne kadar bazı vasıfları ben kendimle özdeşleştirmesem de ya da tıpatıp öyle düşünsem de, öyle olsam da olmasam da… Düşünsene! Benden binlercesi var demek ki… Kızlarımın her birine göre, anneme göre, babama göre, sevdiceğime göre, arkadaşlarımın, komşularımın her birine göre, eski eşime göre, kedilerime göre, irtibatta olduğum ya da bir an için yolumun kesiştiği insanlara göre ve tabi ki kendime göre apayrı bir Sara var. Ve belki de bütün bu saydıklarıma göre olan Sara ile gerçek/mutlak ben arasında bile fark var. Kitaptaki karakter Vitangelo Moscarda’ya bu sorgulamayı yaptığı için delirmiş gözüyle bakıyorlar. Henüz bitirmediğim için sonunu ben de bilmiyorum. Fakat kitap bana güzel bir ufuk açıyor. Ve soruyorum: Ben kimim?

 Bu temel soruya yanıtlar arayan bir “Manifeste eden Jeneratör”üm ben. Belki uzak bir gelecekte Manifeste eden Jeneratör’ün ya da Human Design’ın ne anlama geldiğini anlatırım. O zamana kadar bilinmesi gereken tek şey “Ben kimim?” sorusunun benim (ve tüm jeneratörlerin) varoluşsal araştırmam ve soruşturmam olduğudur.  2025 yılında bu soruyla daha çok meşgul olacağım. Yanıtlar arayacağım. Fakat diğerlerinin bana biçtikleriyle değil, kendi içsel dengelerimin akış ile etkileşiminden doğan her yeni ben enerjisiyle…

Bekle beni 2025…

29 Mart 2023 Çarşamba

LİMUZİN

 

Çoook uzun zaman oldu ve ben seni özledim…

Yazmak, anlatmak, paylaşmak istedim.

LİMUZİN

Onsekiz, bilemedin ondokuz yaşındaydım. İtalyan Lisesinin ve onun bende bıraktığı başarısızlık hissinin geride kaldığı yıllardı. Kazanacağıma dair kimsenin umudu olmadığı halde kazanmayı başardığım mimarlık fakültesinin bilmem kaçıncı sınıfında büro stajı dönemim yaklaşıyordu. Bir yandan da İtalyancamı unutmamak için, çekirdekten yetiştiğim baba mesleği olan rehberliği 16 yaşımdan beri sürdürüyordum. Paskalya’da, Noel’de ve yaz aylarında İtalyanlarla hem İstanbul’u geziyordum, hem güzel insanlarla keyifli sohbetler ediyordum, hem de lisede edindiğim bu lisanı pekiştiriyordum. İşte o günlerden birinde Hilton otelinden bir karı-koca ile klasik şehir turuna çıktık. Birlikte güzel bir gün geçirdik. Ertesi gün de müsait olup olmadığımı sordular. Maalesef değildim, başka bir turum vardı. Babamı aradım ve ona sordum. Babam müsaitti. O gün de boğaz turu yapacaklardı. Tabi aynı zamanda bol bol beni çekiştirmişler. Sicilya’da yaşayan bu çifte babam benim mimarlık ofisinde büro stajımın olduğunu, tanıdık birileri varsa oralarda bu stajı yapabileceğimi filan söylemiş. Onlar da gelsin, ayarlarız demişler. Şimdi arayı atlıyorum ve hoooop Sicilya’ya gidiyorum…

Palermo havaalanından beni karşılayacaklarını biliyorum. Ama nasıl, kim gelecek, ayrıntısını bilmiyorum. Bağajımı banttan alarak dışarıya doğru yürüyorum. Gümrük kapısından çıktıktan sonra üzerinde adım yazan bir kağıtla karşılaşıyorum. Kağıdı elinde tutan takım elbiseli bir beyefendi, kendisini tanımıyorum. Valizi benden alıyor ve kendi taşımaya başlıyor. Malum o zamanlar tekerlekli valizler henüz kullanımda değil. Dışarı çıkıyoruz, sağa dönüyoruz ve arabaya doğru bir miktar yürüyoruz. Mevsim yaz. Hava sıcak. Güneş yakıcı.

O yıllarda babamın mavi bir Renault Broadway arabası var. Ama benim kullanmamı pek istemiyor. Onun yerine bana bir teklifi var. Sen dört tekerleğin parasını biriktir, ben üstünü tamamlayıp sana araba alacağım diyor. Ben de rehberlikten kazandığım üç beş kuruştan dört tekerleğin parasını çıkarıyorum, gidip minik Serçe’yi alıyoruz. Yani benim bildiğim, alışık olduğum arabalar bunlar: Broadway, Serçe filan.

Palermo havaalanında da yanımda şoför, elinde valizim yürürken bu arabaların İtalyan karşılığı olan bir Fiat’a doğru gittiğimizi sanıyorum. Ya da doğal olarak bunu bekliyorum. Ve şoför duruyor. Ve bana arabanın kapısını açıyor. Açıyor açmasına da, bir yanlışlık olmalı! Kapısını açtığı araç siyah bir Limuzin.

Yahu nasıl olur?

Niye?

Neden beni almaya bir Limuzin gelir ki?

Saniyenin bilmem kaçta kaçında kafamın içinde oluşan fırtınalar beynimin bütün tozunu attırıyor. Beynimde o an oluşan çatlaklar halen varlığını sürdürüyor. Güleyim mi ağlayayım mı kestiremiyorum. Mecbur o Limuzin’e biniyorum. Nereye oturacağımı biri bana söylese keşke, ama kendim karar vermek zorundayım. Filmlerden edindiğim tecrübeye göre arka koltuğa atıyorum kendimi. Valizim nerede bilmiyorum. Umurumda da olduğunu sanmıyorum. Arkamdan kapı kapanıyor. Zindanda üzerine kapanan ağır bir demir kapı gibi…

Limuzin yavaşça yola çıkıyor. Ben arka pencereden dışarıya bakıyorum. İçerisi loş, güneşin ışıklarını penceredeki film tabakası kesiyor. O film tabakası sayesinde içerisi de görünmüyor. Buna çok seviniyorum. İyi ki beni görmüyorlar diye düşünüyorum. Utancımla tek başıma olmak biraz teselli ediyor. Şoför tek tanığım, tek suç ortağım; ama onunla da aramda bir bölme var. Bir otobüs durağının yakınından geçiyoruz. İnsanlar güneşin altında bekleşiyor. İşte diyorum, heyecanlanıyorum. İşte, ben orada olmalıyım. Ben şu an otobüs bekliyor olmalıydım. Bu Limuzin benim bulunmam gereken yer değil. Ya da şoförü durdursam, otobüs durağındakileri arabaya doldursam, herkesi gideceği yere bıraksam utancım biraz azalır mı? Düşüncelerimle boğuşurken oradan uzaklaşıyoruz. O Limuzin’de ne kadar zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum, çünkü zaman algımı tamamen yitirmiştim. Bugün hala canlı canlı hatırladığım şey ise o gün yaşadığım mahcubiyet ve yabancılaşma. Neyse ki sağ salim beni Palermo'nun merkezinde Antica Pasticceria Mazzara'nın önünde indiriyor.

Bu ilginç deneyim bana çok şey kattı. Geriye dönüp dönüp baştan sorguladığım, bugünkü ‘ben’i kıyasladığım, insanlara anlattığımda aldığım tepkilerden çok şey öğrendiğim bir hikayem bu. Ne ilginç ki 52 küsur yaşımda yine bir Limuzin’le karşı karşıyayım. Bu defaki, metaforik bir Limuzin. Sürücüsü öz benliğim olan beyaz ışıltılı bir Limuzin. Ben yine arka koltukta aynı yerde oturuyorum. Fakat bu kez korkularımdan, mahcubiyetimden arınmış olarak sırtımı arkama yaslıyorum. Yolun tadını çıkarmaya niyet ediyorum. Şoförümü artık epeyce tanıyorum ve kendimi ona teslim etmekte hiçbir mahsur görmüyorum. Zaten kaporta sağlam… Bu asil aracı kullanmak elbette maharet ister, ama şoförüm oldukça deneyimli. Bu yolculuk sırasında arada bir kırmızı ışıklarda duracağız, bazen çukurlarda sarsılacağız. Kötü yollardan geçersek lastiğimiz sönebilir: durup lastiği değiştirip tekrar yola koyulacağız. Benzinimiz azalabilir ya da ihtiyaç molası vermemiz gerekebilir. Sürücüm nerede ne yapacağını biliyor. En çok da hangi manzaraların seyrine doyum olmayacağını… Seyir noktalarında durup keyifli zamanlar geçiriyoruz. Velhasıl yolda olmak çok güzel.

İlk olarak onsekiz yaşlarında deneyimlediğim bu Limuzin yolculuğuna şimdi tekrar çıktım. Fakat bu kez mahcubiyetin yerini heves ve heyecan aldı. Hikayemi yaşamama olanak veren ve beni bu deneyimlerden geçirerek olgunlaşmamı sağlayan evrenin her "nötrino"suna teşekkür ederim…