Birkaç kez, human design üzerine çalışmalar yaptığımdan bahsetmiştim. Ara ara arkadaşlarımla, eşimle ya da çocuklarla kızmabirader oynar gibi haritalarımızı önümüze koyup okumaya çalıştığım doğrudur. Nihayet bir eğitim modülünü daha tamamladım. Artık kendim, yakınlarım, tanıdıklarım, ünlüler gibi pek çok kişinin haritalarına dair çıkarımlar beliriyor zihnimde, bu çıkarımlar onların kişisel hikâyeleriyle buluşmaya ve anlam kazanmaya başlıyor. Yani teknik bilgilerim realiteyle birleşip hikâyeleri renklendiriyor… ya da belki şöyle demek gerek: Teknik bilgilerim sayesinde realiteyi daha net ve anlamlı bir biçimde görebilmeye başlıyorum. Bazen insan görür de farkında olmaz, farkında olur da anlatmaz. Anlatmak ister de beceremez. İşte ben ne zaman kendimden bir şeyler anlatsam, yazsam, öyle ya da böyle duygularımı dillendirsem birileri çıkıp “Ah Saracığım, düşünüp de söyleyemediklerimi sen çok güzel ifade etmişsin” diyor. Üstelik bu o kadar sık başıma geliyor ki bana da duygularımı dillendirmem için ilham veriyor.
İşte geçenlerde yine duygularımı coşturan bir süreç yaşadım.
O kadar yoğun yaşadım ki o yoğunluğun içinden geçip gitmeyi bekledim, beklerken
izledim. Üzerinden tam bir hafta geçtikten sonra nihayet bunu yazmam
gerektiğine kani oldum. Çünkü herkese anlatasım var. Babamı tanıyan, tanımayan
herkese! Evet, konu babamla ilgili… Babamın yapısıyla, tasarımıyla, teknik
ifadeyle dizaynıyla ilgili.
Babamı tanıyanlar bilir. Kışın babam bazı küçük işletmelerin
muhasebesini tutardı. Fakat kış bitiminde Paskalya ile birlikte turizm sezonu
başlar ve babam İtalyanca, Fransızca, İspanyolca rehberlik yapardı. Bu üç dili
de anadili gibi konuşurdu. Aslında konuştuğu başka diller de vardı ama onlara
çok hâkim olmadığını düşündüğü için o milletlere hizmet vermezdi. Tabi sadece
İtalyan, Fransız ve İspanyollara değil, bu dilleri konuşan bütün milletlere
rehberlik ederdi. ABD hariç tüm Amerika kıtasına mensup milletlerle tanışıklığı
olmuştur. Panama’dan Şili’ye, Peru’dan Venezuela’ya, Arjantin’den Meksika’ya ve
daha birçok farklı ülkeden İspanyolca konuşan pek çok turist gruplarını
gezdirdi. Fransızcasını Kanadalılarla da paylaştı. İtalyancasını İsviçre’nin
İtalyan kantonunda yaşayanlarla da konuştu. O herkesle iletişim kurabilen,
herkesin isteklerini dinleyebilen, duyduklarını anlayabilen ve en güzel şekilde
cevap verebilen bir insandı. Kendi deyimiyle de “insan sarrafı”ydı. Bu kadar
milletten o kadar çok insanla muhatap olunca belki de gerçekten öyle oluyor
insan. Şu bir gerçek ki turizm camiasında çok sevilirdi ve sayılırdı. O kadar
ki 90 yaşına merdiven dayadığı sıralarda, pandemiden bir süre önce acentalar
onu hala tura çağırıyorlardı. Ben içten içe o acentalara minnet duyuyordum.
Babamı hayata bağlıyorlardı. Yaşlanmasına izin vermiyorlardı. Turistler önce
şaşırıyorlar, sonra hayranlık duyuyorlardı. Bu yaştaki bir insanın konusuna bu
kadar hâkim olması, birçok çetrefilli durumu pratik yöntemlerle çözmesi ve
onları rahat ettirmesi, yarın evlerine döndüklerinde unutacakları İstanbul’un
ya da Türkiye’nin tarihinden daha büyük bir önem taşıyordu. Turistleri taşıyan
otobüs şoförlerinden, ıvır zıvır turistik eşyalarla otobüs kapılarında dolanan
seyyar satıcılara, lokumculardan halı açıcılara herkesi hoş tutardı. Onun
rehberlik anılarından çok şey anlatmam mümkün. Çünkü takriben 4-5 yaşlarımdan
itibaren beni de yanında götürdüğü olurdu. Bayılırdım onunla tura çıkmaya. Hiç
sorun çıkarmadığım için de sık sık giderdim. Hatta yardım da ederdim. Yok bilet
dağıtılacak, yok kişi sayılacak filan… Ta ki 16 yaşıma geldiğimde elime
İstanbul turlarında anlatılacaklarla ilgili daktilo edilmiş sayfalarla dolu bir
dosya sıkıştırıp “Yarın turun var, al bunları oku” diyene kadar. Ben tabi şok!
Ama o şokun üzerine 7 sene rehberlik yaptım. Bir yandan mimarlık fakültesinde
okurken öte yandan yazın, Noel ve Paskalya tatillerinde İstanbul’a gelen
İtalyanları gezdirdim. Babamın bana çizdiği yolda onu takip ettim. Ben de
rehberliği çok sevdim. Çok şey öğrendim. 1986 yazında 16 yaşında çekirdekten
yetişme bir genç kız çekingen İtalyancasıyla rehberlik yapmaya başladı. Ona
minnettarım.
Şimdi yazımın başına dönüyorum. Bu kadar şeyi neden anlattım?
Geçen Pazartesi 5 profil üzerine konuşuyorduk. Hemen, harita
portföyümün olduğu dosyayı elime aldım ve karıştırmaya başladım. Biliyorum,
bazılarınız “5 Profil nedir yahu!” diyordur. Teknik kavramlar satırlarda geçse
de önemli değil. Oradaki keşif, benzetme ya da çıkarıma odaklanalım. Babamın
profili meğer 3/5miş. Aklımda kalmıyor bazı şeyler. Ama spesifik bir konu
çıkınca o zaman kalıcı oluyor. İşte tam da böyle oldu ve benim jetonum “çlink”
diye düştü.
5 profilliler kurtarıcı diye geçiyor. Özellikle tanımadığı
insanlar üzerindeki etkileri daha baskın. İçinden çıkamadıkları bir problemi
çözmesi için o 5 profilli turist rehberi ideal kurtarıcı. Dahası 5
profillilerin evrenselleştirme gibi bir kodları var. Yani uzun süren
uğraşlardan sonra başarılı olduğu her bir konuyu bütün dünyaya anlatmak, yaymak
gibi bir misyonları var. E bu adam çocukken yokluk içinde yaşamış,
parasızlıktan tamir ettiremedikleri kunduralarının tabanlarını çivilerle
çakmış, un taşıyan kamyonların tabanından dökülen unları sıyırmış bir insan
olarak, günün birinde o yokluktan kurtulmayı başarmış. Az buz bir başarı değil
bu! Artık 5 profilli biri için yapılması gereken şey nedir? Evrenselleştirmek!
Babam bunu da layıkıyla yaptı. Benim elime dosyayı tutuşturduğu gibi yabancı
dil konuşan birçok kişiye de benzer davranışı uyguladı. Çünkü ona göre
kurtuluşun yolu turizmden geçiyordu. En büyük kurtarıcılar turistlerdi. Canım
babam gerçekten de birçok kişinin hayatını kurtardı. Ev almalarına, yuva
kurmalarına, meslek sahibi olmalarına önayak oldu. Öyle yap, böyle yap, şöyle
yap diye yol gösterdi. Profilindeki 3ü de unutmayalım. 3 deneyim diye geçiyor.
Deneme-yanılma yöntemiyle öğrenme de diyebiliriz. Bu kadar çok insanla muhatap
olduğun zaman ister istemez hepsiyle iletişim deneyiminden geçiyorsun ve
iyisiyle kötüsüyle çok şey öğreniyorsun.
İşte 1 haftadır bunu düşünüyorum, bunu hissediyorum, bunu
yaşıyorum. Anılar hücum ediyor, eğitimlerimle buluşuyor ve bilgilerime anlam
katıyor. Bedenim o sırada dalgalanmaya başlıyor. Yükseliyor, alçalıyor,
durmuyor. Nihayet azıcık sakinleştikten sonra da bu sayfalara dökülüyor.
İyi ki…
