29 Mayıs 2026 Cuma

Sanat Uzun İlham Sonsuz




Uzun yıllardır büyük zevkle dinlediğim bu AçıkRadyo (şimdiki adıyla ApaçıkRadyo) programına ve programı hazırlayıp sunan ikili Dr. Şenol Ayla ve Dr. Timuçin Oral'a karşı hissettiğim o hayranlık ve minnet duygularımla birlikte onlara büyük bir teşekkürü de borç biliyorum.

Hangi yıl olduğunu tam hatırlamıyorum, eski komşum kadim arkadaşım Özlem bir gün heyecanla bana Podcast uygulamasından söz etti. Üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiştir. O zamanlar podcast Iphone üzerinden dinlenen bir uygulamaydı ve çok az kişi kullanıyordu. Ben anti Iphone-cu bir kullanıcı olarak nereden nasıl podcast dinleyeceğimi kafa yora yora buldum. Özlem'in dinlememi önerdiği program Didik Didik Freud idi. Bu program AçıkRadyo'da yayınlanmış olup, podcast uygulaması üzerinden kayıtlarına ulaşma olanağı sağlıyordu. O programın yapımcısı yine Şenol Ayla'ydı ve Serol Teber ile Freud üzerine konuşuyorlardı. Psikiyatri uzmanı Serol Teber'in ölümünün onuncu yıldönümünde tekrarı yayınlanan bu podcast serisini ilgi ve hayranlıkla dinlemiştim. (Şu an yaptığım araştırmaya göre Serol Teber 2004 yılında aramızdan ayrılmış. Demek ki program 2014'te yapılmış. Ben de kaydı 2015'te filan dinlemişimdir. Hesap üç aşağı beş yukarı tutuyor) Neyse! Uzatmayayım, 30 ila 35'er dakikalık 26 bölümden oluşan bu podcast serisini nefesimi tutarak büyük bir beğeniyle dinlemiştim. Son sekiz bölümünde Serol Teber Tevfik Fikret'e de değiniyordu. Program sona erdiğinde içimi bir boşluk hissi kaplamıştı. Üzerine ne dinleyeceğimi bilememiştim. Serol Teber'in yazılarıyla oyalanırken, Özlem müjdesi ile geldi ve Şenol Ayla'nın yeni bir podcast serisi başlattığını söyledi. Önceki araştırmalarımda Şenol Ayla'nın da doktor olduğunu ve aile hekimliği yaptığını öğrenmiştim. Bu defa yeni podcast serisini yine doktor arkadaşı olan Timuçin Oral ile yapacaktı. Ne sevindim ne sevindim! Tabi yine ilgi ve merakla takibe aldım. Programın adı Sanat Uzun İlham Sonsuz: Tek kelimeyle muhteşem! Dinlemelere doyamadım. Programın adına ek olarak açıklamasında şöyle diyorlar: Sanat üzerine psikolojik sohbetler... Mesela "korku" ya da "melankoli" temasını alıyor, sinemadaki, edebiyattaki, resimdeki karşılıklarını konuşuyorlar; cümle aralarında da yine aynı temayı çağrıştıran müziklerle donatıyorlar. Tadına doyum olmuyor. Bir süre programı ikisi beraber yürüttüler, fakat sonradan öğrendiğime göre Timuçin Oral psikiyatri derneği başkanlığı yapmaya başlayınca Şenol Ayla tek başına devam ediyor. Hatırı sayılır bir süre de öyle dinledikten sonra araya toplumsal ölçekte pandemi, kişisel ölçekte çeşitli aile meseleleri girince mevzu kapanıyor. Gelgelelim bu senenin başında ne göreyim, tekrar programa başlamışlar. Bendeki sevinci gör! Üstelik bu defa yanımda programı benimle birlikte zevkle dinleyecek sevdiceğim de var, yetmiyor anlattıkları resimleri, kitapları, eserleri birlikte keşfe çıkıyoruz, müzikleri birlikte araştırıyoruz, dağarcığımızı birlikte genişletiyoruz. Harikulade! Fakat bu sezonu artık kapatıyorlarmış . Umarım devamı gelir. Bugün dinlediğimiz programda distopyaların içinde barındırdığı umuttan söz ederlerken seçtikleri müzikler de çok ilham vericiydi. Özellikle Fransız piyanist ve besteci Jacques Loussier'in klasik eserlere getirdiği jazz yorumları bende bir aydınlanmaya yol açtı. Klasik müzik ana yolda ilerlerken, jazz tali yollara sapmaya benziyor. Ne zaman nasıl bir sürpriz ile karşılaşacağını bilemediğin bir keşif yolculuğu gibi. Keşifleri sadece o yan yollara saparsan yapabilirsin, ana yolda ancak önündekini takip edersin. Jazz müziğindeki arayışlar, varyasyonlar bilmediğin bir diyarda sokak aralarını keşfetmek gibi. Müzisyen bu deneyimi enstrümanıyla yaşarken, dinleyici onun sunduğu kılcal damarlardan besleniyor. Bu duygu bana klasik tango-nuevo tango çekişmesini çağrıştırdı. Bana göre, klasik dönem Arjantin tango müziği ana yolda kalırken, yenilikçi müzisyenlerin sentez çalışmaları sonucu ortaya çıkan nuevo tango bir tali yol araştırmasıdır ve yepyeni ufuklar açmıştır.




Konumuza tekrar geri dönelim...

Dr. Şenol Ayla ve Dr. Timuçin Oral ile birlikte doktorlardaki bu sanat aşkını on yıl kadar önce keşfetmeye başlamıştım. Fakat son altı yılımda bana yoldaşlık eden sevdiceğim de doktor olduğu için kendimi bir doktor camiasında buluverdim. Gerek pratisyenlerin gerek uzman doktorların her birinin on parmağında on marifet. Çeşit çeşit enstrümanlar çalanlar mı, sesini enstrüman olarak kullananlar mı, resim heykel yapanlar mı, kendi evini kendi inşa edenler mi, her tür tamirat tadilat işlerinden anlayanlar mı, bağ bahçe şarapçılık zeytincilik yapanlar mı, roman yazanlar mı... Daha aklıma gelmeyen neler neler! Doğrusu başka hiçbir meslek grubunun bu kadar meziyeti bir arada barındırdığına şahit olmadım. Bu kadar bilimsel, sanatsal ve kültürel zenginliği bir arada bulunduran doktorları ayrı ayrı tebrik ediyorum. Fakat bu sayfada bugün en büyük teşekkürü sevdiceğime ayırıyorum. Onu tanıdığımda doktorluğunun yanı sıra Acapella korosunda bas koristiydi. Onunla birlikte müthiş konserlere gitme olanağı buldum. Ohrid'de yapılan Uluslararası Koro Festivali muhteşem bir deneyimdi. Doktor arkadaşlarıyla bir araya geldiğimizde gitarı yanımızda götürmeyi ihmal etmiyoruz. Biri sazını getirir, öbürü kabak kemanisini derken bir de bakmışsın ekip sazlı sözlü güneşi batırmış. O ne keyif, ne şenlik! Hele bu fasıl mavi yolculuk teknesindeyse değmeyin keyfimize! Öte taraftan evimiz artık Alaçatı'ya yakın. Küçük bir bahçemiz var. Bahçede sevdiceğimle birlikte çalışmak ayrı bir zevk. Benim kılavuzum o! Doğayı çok iyi seziyor. Şehirde dolaşmayı seviyor, ama doğa ile kurduğu ilişki bambaşka. Kediler ona gidiyor, ağaçlar onunla konuşuyor, onu doyuruyor, meyvelerini ona sunuyor; ben de bu güzellikleri hayranlıkla izliyorum. Vaktiyle doktor arkadaşıyla birlikte üzüm ezip şarap da yapmışlar, hali hazırda zeytin ağaçlarıyla da arası çok iyi. Zeytin kurmayı ondan öğrendim, zeytinlikte çalışmayı onunla keşfettim. Egeli aileler için olmazsa olmaz zeytin ağaçları her daim bizimle birlikte. Zeytin ağacından zeytinyağı, nar ağacından nar ekşisi, dut ağacından karadut reçeli, incir ağacından taze incir... Bir de iğde ağaçları var ki kokusunu ben hiç alamazken o doya doya içine çekiyor. Tesisat tamirat işleri de bizim işimiz artık. Lamba bozulur, sevdiceğim elektrikçi kesilir; alet bozulur o tamir eder; soba yanacak, beraber mahallenin budanmış ağaçlarını doğrarız, tutuşturmalık kozalak ve çam ibresi toplarız, domates yetiştirmek ayrı bir uzmanlık, nane roka bahçeden, sardunya yasemin çiçek açınca içimizde bir sevinç, hele mor salkım açtıysa büyük başarı... lehim yapmak ayrı, güneş enerji pilleri ayrı, kompost gübre ayrı, kedi doğurtmak ayrı... Her telden, her dilden. Diyorum ya şu doktorların on parmağında on marifet! 

Bana düşen yoldaşlık etmek ve şükretmek... 


21 Mayıs 2026 Perşembe

Here




Dün akşam bir film izledik. Filmi izlemeye başlamamız ise şöyle cereyan etti: Canikom "Bugün canım bir Zemeckis filmi çekti" dedi ve araştırmalar için harekete geçti. Birkaç dakikanın içinde adını sanını bilmediğim bir film ekranda beliriverdi. Filmlere başlarken tıpkı bir yolculuğa başlar gibi neler yaşanacağından habersiz başlıyorum izlemeye. Biraz da şifayı kapmışım. Sonunu getireceğimin garantisi olmaksızın örgümü kenara bırakıp gözümü ekrana kilitliyorum. Filmin ortasında nedensiz kalkıp dolaşmaya başlamalar, çekirdek hazırlamalar, kesmeyip dömisek şarap doldurmalar, ne dedi deyip başa sarmalar, her karede içimizden yükselen açıklamalı katkılar, bu kardeşi miydi kızı mıydı annesi miydi derken harikulade bir film izledik. Meğer Robert Zemeckis'in yönettiği "Here" isimli bu film aslında Richard McGuire'ın 2014 tarihli romanından 2024'te uyarlanmış. Kitabı okumadım, stilini bilmiyorum. Fakat filmin stili nefisti. Dünya üzerindeki tek bir koordinata odaklanmış binyılları konu alan bir yapım. Tarih öncesi avcı toplayıcı toplumlardan günümüze kadar aynı koordinatta meydana gelen değişim, dönüşüm ve yaşantıları çok başarılı oyunculuklar, ayrıntılar ve sahnelerle aktarmayı başarmış. Tarihin her dönemini o döneme ait görsellerle çaktırmadan donatarak anlatmış. Dekorasyonlar, kıyafetler, danslar, müzikler, renkler, haberler, diyaloglar, her şey kendi dönemlerini anlatır cinsten. Aykırı hiç bir detay yok. En azından bana göre!

Kamera kullanım teknikleri birkaç yıl öncesine kadar dikkatimi çeken bir konu değildi, yani pek önemsemiyordum diyelim. Fakat canikomun katkılarıyla artık ne kadar önemli ve etkili olduğunu farkediyorum. Bu filmin de omurgasını oluşturan, zaten kamera kullanım tekniğinin ta kendisi. Fotoğrafta kullanılan tipoloji (typology) tekniğinin, sinemaya uyarlanması diyelim. Bu tekniğin sinemada bir karşılığı var mı, varsa adı nedir bilmiyorum. Fotoğraftaki tipoloji tekniği aynı konunun, aynı açıdan, aynı yükseklikten, benzer ışık ve benzer kadrajla fotoğraflanmasından oluşturulan seri çalışmalardır. Tabi filmde bir de aynı koordinat durumu eklenmiş. Yıllar önce yaptığım "Eşik" isimli fotoğraf projemde tipoloji tekniğini kullanmıştım. O dönem, 65 ayrı apartman dairesini ziyaret etmiştim. Kamusal alan ile özel alanı birbirinden ayıran o kritik noktayı referans alarak, giriş kapılarından içeride görünenleri fotoğraflamıştım. Kadraja girenlerin orada yaşanan hayatlara dair pek çok şey anlattığını hayretle fark etmiştim. Çok zevkli bir projeydi. Projeme katkısı olan herkese yıllar sonra yeniden sevgilerimi ve teşekkürlerimi iletiyorum.





 

Bunu da buraya not etmiş olayım 😊

Tekniğin filmdeki kullanımına geri dönersek, Sitcomlarda da kameranın sabit kullanıldığı durumlar vardır. Ama yine de, amaç da tasarım da bambaşka. Tasarım deyince, aklıma bir de grafik tasarım geliyor. Ne diyelim, senografi diyesim var ama senografinin tanımına bakıyorum ve şöyle diyor: "Senografi, tiyatro, sinema, televizyon gösterileri veya sergilerde görsel ve işitsel unsurların (dekor, ışık, kostüm ve ses) bir bütün olarak tasarlandığı sahneleme sanatıdır". Bu tanım bu film için son derece eksik kalıyor. Çünkü bütünün kapsamına zaman da grafik tasarım da katılmamış. Üstelik benim tam olarak vakıf olmadığım, ama varlığını da yadsıyamayacağım yapay zekanın bu filme katkısı senografi tanımında hiç yok. Teknolojiyi kullanmakla kullanmamak arasında bocalayan, hala klasik yöntemleri savunmaya çalışan bir nesil ile yepyeni teknolojileri canavar gibi kullanan bir neslin tam orta yerinde, "EŞİK" denen o kritik noktada yer alıyoruz. Klasikçiler deneysel çalışmalar yapmaya heves edenlerin açıklarını yakalamaya çalışmak için aportta bekliyorlar; deneyselciler ise klasikçilerin yıllardır hatmettiklerini çoktan ceplerine doldurup bize yeni ufuklar sunuyorlar. Ben deneyselciyim arkadaş! (Human Design da öyle diyor zaten hehehhe...)

Filmin IMDB puanı 6.3'müş.

Çok saçma! Neyi beğenmemişler acaba diyerek Google'a "filmin imdb puanı neden düşük" diye sordum. Efendim, Zemeckis'in bu deneysel tekniğini bazı sinemaseverler takdir etseler de genel izleyici kitlesi sıkıcı ve durağan bulmuşmuş. Duygusal bağ kurmakta ve karakter derinliği yaratmakta yetersiz bulunmuşmuş. Yok efendim yapay zeka teknolojisi oyuncuları gençleştirmede sırıtmışmış, izleyicinin filmden kopmasına yol açmışmış. Yahu biz film esnasında durdurup durdurup kalktıysak sıkıldığımızdan, koptuğumuzdan filan kalkmadık. Evde olmanın verdiği rahatlık, bir an için düşünme isteği, azıcık görüntüleri yerli yerine yerleştirme fırsatı... Dur yaa... Ben kime mazeret anlatıyorum?! Hem niye anlatıyorum?! 

Bildim bildim. Bu yazıyı kendim için, kendime yazdığımı unuttuğum için sanırım. Sanki birilerine dert anlatmaya çalıştığım için. Yok, ben her daim kendime yazıyorum. Duygusal dalgamın tepe noktasında yazdım yazdım, yoksa dalga tepetaklak olduğunda ne film kalıyor ne yazı. Artık o taşma anını yakalayabiliyorum. Her yakalayıp da yazmadığımda fırsatı kaçırıyorum, çünkü sonra o coşkudan eser kalmıyor. Dün gece film bittikten sonra azıcık kendimle mücadele ederek oturdum bilgisayarın başına, çünkü aslında geç olmuştu. Ama sabahı beklesem meydana gelecek kayıpları da göze almam gerekecekti. Dedim otur şuraya ve yaz.

Yazdım...



Dipnot: Richard McGuire'ın kitabını araştırdım ve hayran kaldım. Kitap aslında bir çizgi romanmış ve tam olarak filmin yapım tekniği ile resimlenmiş. Yani fikrin esası Zemeckis'e değil, McGuire'a aitmiş. Ne diyeyim: BRAVO!


Çizgi romanla ilgili makaleyi de şuraya ekleyeyim...









19 Mart 2026 Perşembe

Kendi mekaniğim...




Bu blogda yazılar yazmaya, paylaşmaya başladığımdan beri beni motive eden, harekete geçiren en önemli şey duygularım oldu. Hem duygularımın yoğun bir şekilde iniş çıkışları, hem gün içerisinde beni tepe noktası ile dip noktası arasında gitgellerle dalgalandıran deneyimlerimi gelecekte de hatırlama isteği… Yani bir tür duygusal günlük tutma arzusu diyelim. Bu duygusal hareketleri izlemek, duygu yüklü dalgaların izlerini takip etmek, onlarla birlikte yoğrulmak, dönüşmek, deneyimlerimin içinden geçtikten sonra çıkarımlarda bulunmak bana hep çok hoş görünüyor. Gittiğim bir söyleşi, okuduğum bir kitap, izlediğim bir film, arkadaşlarla edilen bir sohbet, belki bir tartışma ya da bir kumrunun yumurtalarıyla serüveni, bir süpürgenin duygu dünyamda yarattığı çağrışımlar, eski hatıralardan çıkıp gelen bir limuzin, bir seyahat ve daha niceleri. Bütün bunları kendi kendime düşünmek, bir yerlere not etmek, günün birinde hatırlamak elbette çok güzel, aynı zamanda eğitici ve dönüştürücü. Fakat zamanı geldikçe onları daha çok kişiyle paylaşmak başka türlü bir haz yaratıyor. Kim bilir okuyanlara neler hissettiriyor, neler düşündürtüyor, neleri tetikliyor ya da hiçbiri?! Geri bildirimler de ayrı bir haz konusu. Ama burada esas anlatmak istediğim bambaşka. 

Human Design Sisteminin içinde gezinmeye başladığımdan bu yana şunu farkediyorum: Bu yaptığım aslında kendi mekaniğimin doğal bir çıktısıymış. Vücut haritamın her bir ayrıntısı zaten bunları birer öz olarak içinde saklı tutuyormuş da, ben her özüme uygun eylediğimde, her duygusal netliğim ile eylemlerime, kararlarıma, davranışlarıma yön verdiğimde, yani human design diliyle strateji ve otoritemle hareket ettiğimde adeta bir gün sonu raporu verirmişçesine sonuç tatmin dolu oluyor. Bundan sonra yapmam gereken ise olup biteni manifeste etmek, anlatmak, paylaşmak, bir yerlere yazmak, görünür kılmak, tezahür alanı oluşturmak… İşte buraya yazmak tam da böyle bir şey.

...

Ben ‘human design’a göre duygusal otoriteli manifeste eden bir jeneratörüm. Üretmek için buradayım. Sakral enerjimin açıldığı her konu, içimden yükselen her hı-hı sesi, koşullanmışlıklarımdan sıyrılmaya cesaret bularak deneyimlediğim ya da koşullanmalarıma rağmen reddettiğim her durum bana bir şeyler üretebilmem için müthiş olanaklar açıyor. Koşullanma dediğim, çocukluktan itibaren öğrendiğimiz değer yargıları, davranış kalıpları, mahalle baskısı, dini öğretiler, toplumsal ve yerel ezberler, korkular vs. Bunları aşmak, üzerine yeni bir ben inşa etmek çok zor ve meşakkatli bir süreç, fakat pirincin içindeki taşları ayıklar gibi kendi özüme uyan ve uymayanları ayrıştırmak, onları bünyemden uzaklaştırmak ömrüm boyunca sürecek olan bir proses. Bazen başardım, bazen başaramadım. 

Bir jeneratörün temel sorusu “Ben kimim?”. Sanırım bu soruyu kendime 7-8 yaşlarında sormuş olsam gerek. O yaşlardaki bir çocuk için, bu soru pek açık ve net bir soru gibi gözükmese de, o yıllarda elime geçen meslekler ansiklopedisinden kendime uygun mesleği seçme gayretimi çok net hatırlıyorum. Hiçbir mesleği kendime yakıştıramadığımı, ben kim/ne olacağım sorusuna bir türlü cevap veremediğimi canlı canlı hatırlıyorum. Ta ki yine o ansiklopedide “Dansöz” sayfasını görene kadar! İşte demiştim, bu! Ben dansöz olmak istiyorum. Bebekliğimden itibaren kadınlar matinesinde masaların üzerinde müziğin ritmine eşlik ettim. Daha sonraları babamla evin salonunda valsler eşliğinde dönüp durdum. Okul müsamerelerine uygun her tür dansı yaptım. On iki sene boyunca halk dansları oynadım. Etiler’de tesadüfen yolumuzun düştüğü bir bale kursundaki öğretmen, anneme vücudumun baleye çok uygun olduğunu söyledi. Ve en nihayet dans serüvenim önce Ümit İris’le başta tango olmak üzere salon danslarına, daha ileriki dönemlerde ise Arjantin Tangosuna evrildi. Dansı meslek olarak seçmedim ya da belki daha doğru bir deyişle seçemedim. Çünkü koşullanmalarım gereği toplum meslek olarak dansı seçmiş kadınlara hiç de iyi niyetlerle bakmıyordu. Onun yerine mimar oldum. Dahası çoluk çocuğa karıştıktan sonra dansı da mimarlığı da kalbime gömdüm. Zaten artık bedenim de buna karşı koyuyor. Çocukluk hayalimdeki gibi dansçı olsaydım ne olurdu bilmiyorum. Yaşanmamış bir geçmişi bilebilmem mümkün değil. 

Çok ilginç! Yazılarımı serbest çağrışımlarla yazıyorum. Önceden konuyu belirlemem, yazmaya başlamadan önce planlama yapmam filan hiçbir işe yaramıyor. Çünkü o şekilde tek bir satır dahi çıkmıyor. Bu yazıya başlarken de aklımda başka şeyler vardı. Bir de baktım sayfa bambaşka bir yöne doğru gitmiş. Olsun, bu da benim. İşte kendi patikanı izlemek böyle bir şey diyelim. 

Kendi patikasında yürüme cesaretini  gösterenlere selam olsun…




15 Mart 2026 Pazar

Babacığımla ilgili aydınlanmalar...

 



Birkaç kez, human design üzerine çalışmalar yaptığımdan bahsetmiştim. Ara ara arkadaşlarımla, eşimle ya da çocuklarla kızmabirader oynar gibi haritalarımızı önümüze koyup okumaya çalıştığım doğrudur. Nihayet bir eğitim modülünü daha tamamladım. Artık kendim, yakınlarım, tanıdıklarım, ünlüler gibi pek çok kişinin haritalarına dair çıkarımlar beliriyor zihnimde, bu çıkarımlar onların kişisel hikâyeleriyle buluşmaya ve anlam kazanmaya başlıyor. Yani teknik bilgilerim realiteyle birleşip hikâyeleri renklendiriyor… ya da belki şöyle demek gerek: Teknik bilgilerim sayesinde realiteyi daha net ve anlamlı bir biçimde görebilmeye başlıyorum. Bazen insan görür de farkında olmaz, farkında olur da anlatmaz. Anlatmak ister de beceremez. İşte ben ne zaman kendimden bir şeyler anlatsam, yazsam, öyle ya da böyle duygularımı dillendirsem birileri çıkıp “Ah Saracığım, düşünüp de söyleyemediklerimi sen çok güzel ifade etmişsin” diyor. Üstelik bu o kadar sık başıma geliyor ki bana da duygularımı dillendirmem için ilham veriyor.

İşte geçenlerde yine duygularımı coşturan bir süreç yaşadım. O kadar yoğun yaşadım ki o yoğunluğun içinden geçip gitmeyi bekledim, beklerken izledim. Üzerinden tam bir hafta geçtikten sonra nihayet bunu yazmam gerektiğine kani oldum. Çünkü herkese anlatasım var. Babamı tanıyan, tanımayan herkese! Evet, konu babamla ilgili… Babamın yapısıyla, tasarımıyla, teknik ifadeyle dizaynıyla ilgili.

Babamı tanıyanlar bilir. Kışın babam bazı küçük işletmelerin muhasebesini tutardı. Fakat kış bitiminde Paskalya ile birlikte turizm sezonu başlar ve babam İtalyanca, Fransızca, İspanyolca rehberlik yapardı. Bu üç dili de anadili gibi konuşurdu. Aslında konuştuğu başka diller de vardı ama onlara çok hâkim olmadığını düşündüğü için o milletlere hizmet vermezdi. Tabi sadece İtalyan, Fransız ve İspanyollara değil, bu dilleri konuşan bütün milletlere rehberlik ederdi. ABD hariç tüm Amerika kıtasına mensup milletlerle tanışıklığı olmuştur. Panama’dan Şili’ye, Peru’dan Venezuela’ya, Arjantin’den Meksika’ya ve daha birçok farklı ülkeden İspanyolca konuşan pek çok turist gruplarını gezdirdi. Fransızcasını Kanadalılarla da paylaştı. İtalyancasını İsviçre’nin İtalyan kantonunda yaşayanlarla da konuştu. O herkesle iletişim kurabilen, herkesin isteklerini dinleyebilen, duyduklarını anlayabilen ve en güzel şekilde cevap verebilen bir insandı. Kendi deyimiyle de “insan sarrafı”ydı. Bu kadar milletten o kadar çok insanla muhatap olunca belki de gerçekten öyle oluyor insan. Şu bir gerçek ki turizm camiasında çok sevilirdi ve sayılırdı. O kadar ki 90 yaşına merdiven dayadığı sıralarda, pandemiden bir süre önce acentalar onu hala tura çağırıyorlardı. Ben içten içe o acentalara minnet duyuyordum. Babamı hayata bağlıyorlardı. Yaşlanmasına izin vermiyorlardı. Turistler önce şaşırıyorlar, sonra hayranlık duyuyorlardı. Bu yaştaki bir insanın konusuna bu kadar hâkim olması, birçok çetrefilli durumu pratik yöntemlerle çözmesi ve onları rahat ettirmesi, yarın evlerine döndüklerinde unutacakları İstanbul’un ya da Türkiye’nin tarihinden daha büyük bir önem taşıyordu. Turistleri taşıyan otobüs şoförlerinden, ıvır zıvır turistik eşyalarla otobüs kapılarında dolanan seyyar satıcılara, lokumculardan halı açıcılara herkesi hoş tutardı. Onun rehberlik anılarından çok şey anlatmam mümkün. Çünkü takriben 4-5 yaşlarımdan itibaren beni de yanında götürdüğü olurdu. Bayılırdım onunla tura çıkmaya. Hiç sorun çıkarmadığım için de sık sık giderdim. Hatta yardım da ederdim. Yok bilet dağıtılacak, yok kişi sayılacak filan… Ta ki 16 yaşıma geldiğimde elime İstanbul turlarında anlatılacaklarla ilgili daktilo edilmiş sayfalarla dolu bir dosya sıkıştırıp “Yarın turun var, al bunları oku” diyene kadar. Ben tabi şok! Ama o şokun üzerine 7 sene rehberlik yaptım. Bir yandan mimarlık fakültesinde okurken öte yandan yazın, Noel ve Paskalya tatillerinde İstanbul’a gelen İtalyanları gezdirdim. Babamın bana çizdiği yolda onu takip ettim. Ben de rehberliği çok sevdim. Çok şey öğrendim. 1986 yazında 16 yaşında çekirdekten yetişme bir genç kız çekingen İtalyancasıyla rehberlik yapmaya başladı. Ona minnettarım.

Şimdi yazımın başına dönüyorum. Bu kadar şeyi neden anlattım?

Geçen Pazartesi 5 profil üzerine konuşuyorduk. Hemen, harita portföyümün olduğu dosyayı elime aldım ve karıştırmaya başladım. Biliyorum, bazılarınız “5 Profil nedir yahu!” diyordur. Teknik kavramlar satırlarda geçse de önemli değil. Oradaki keşif, benzetme ya da çıkarıma odaklanalım. Babamın profili meğer 3/5miş. Aklımda kalmıyor bazı şeyler. Ama spesifik bir konu çıkınca o zaman kalıcı oluyor. İşte tam da böyle oldu ve benim jetonum “çlink” diye düştü.

5 profilliler kurtarıcı diye geçiyor. Özellikle tanımadığı insanlar üzerindeki etkileri daha baskın. İçinden çıkamadıkları bir problemi çözmesi için o 5 profilli turist rehberi ideal kurtarıcı. Dahası 5 profillilerin evrenselleştirme gibi bir kodları var. Yani uzun süren uğraşlardan sonra başarılı olduğu her bir konuyu bütün dünyaya anlatmak, yaymak gibi bir misyonları var. E bu adam çocukken yokluk içinde yaşamış, parasızlıktan tamir ettiremedikleri kunduralarının tabanlarını çivilerle çakmış, un taşıyan kamyonların tabanından dökülen unları sıyırmış bir insan olarak, günün birinde o yokluktan kurtulmayı başarmış. Az buz bir başarı değil bu! Artık 5 profilli biri için yapılması gereken şey nedir? Evrenselleştirmek! Babam bunu da layıkıyla yaptı. Benim elime dosyayı tutuşturduğu gibi yabancı dil konuşan birçok kişiye de benzer davranışı uyguladı. Çünkü ona göre kurtuluşun yolu turizmden geçiyordu. En büyük kurtarıcılar turistlerdi. Canım babam gerçekten de birçok kişinin hayatını kurtardı. Ev almalarına, yuva kurmalarına, meslek sahibi olmalarına önayak oldu. Öyle yap, böyle yap, şöyle yap diye yol gösterdi. Profilindeki 3ü de unutmayalım. 3 deneyim diye geçiyor. Deneme-yanılma yöntemiyle öğrenme de diyebiliriz. Bu kadar çok insanla muhatap olduğun zaman ister istemez hepsiyle iletişim deneyiminden geçiyorsun ve iyisiyle kötüsüyle çok şey öğreniyorsun.

İşte 1 haftadır bunu düşünüyorum, bunu hissediyorum, bunu yaşıyorum. Anılar hücum ediyor, eğitimlerimle buluşuyor ve bilgilerime anlam katıyor. Bedenim o sırada dalgalanmaya başlıyor. Yükseliyor, alçalıyor, durmuyor. Nihayet azıcık sakinleştikten sonra da bu sayfalara dökülüyor.


İyi ki…



29 Aralık 2025 Pazartesi

2025 Sonsöz




Dünya günbegün çirkinleşirken, hayat benim için giderek güzelleşiyor. Paradoks mu desem, bencillik mi, aldığım Human Design eğitimleri mi, yoksa yaş almak mı bilemiyorum. Öyle tatlı, öyle doyurucu, öyle keyifli geliyor ki! On yıl önceki ben, sanki ben değilmiş gibi. Hatta kırk yıl önceki benle Facebook'ta randevulaşıp yeniden buluşmuş gibi. Dahası kırk yıl öncesinde kaldığım yerdeki ipin ucunu bulmuş da bugüne taşımış gibi. O geçmiş kırk yılda ipe neler takılmış neler... Hepsi kıymetli, hepsi pırıl pırıl, şıkır şıkır. Yılbaşı ışıkları gibi. Hani günışığı yoğunken şarj oluyor da, hava kararınca parlamaya başlıyor. Karanlıkta yol gösteriyor. Bütün o deneyimlerimin yoluma ışık tutması için havanın kararması gerekiyor. Bunun bilincindeyim. Tetikteyim . Hava karardı, o halde yansın ışıklar diyorum. Karanlıktan şikayet etmiyorum. Soğuk beni caydırmıyor. Çünkü benim yolumu aydınlatacak ışıklarım var. Er yada geç ışıkların neşeli neşeli yanacağını biliyorum. Her yılbaşı olduğu gibi...

Bu seneyi de devirmek üzereyiz. Çok az kaldı. Gençler ve gençliğini kaybetmeyenler kendilerine çeşit çeşit 2026 Vision Boardlar hazırlıyor; hayaller kuruyor, kurdukları hayalleri görselleştiriyor, hedeflerini billurlaştırıyorlar. Bir nevi sipariş fişi hazırlıyorlar. Garson geliyor: 2026 için ne alırdınız? Menüden seçiminizi yaptınız mı diyor. Sürpriz olsun diye ben, şefin tabağını seçiyorum. Şefin en iyi yaptıklarından bir seçki olacağını varsayıyorum ve kendimi akışa bırakıyorum. Yanında ne içersiniz diye soruyor. Bütün içkiler benden Ey Dostlar! Kadehimi güzel gören gözlere, güzel düşünen zihinlere, güzel eyleyen emsallere kaldırıyorum. Herşey gönlünüzce olsun!

Evrene şükranlarımla,

Sara

31 Aralık 2024 Salı

Ben Kimim?


Ben Kimim?

Yılın son günü geldi çattı. Ümitle beklediğimiz 2024 de acı tatlı hatıralarıyla bitti. En zor günler babamın gidişine şahit olduğum günlerdi. Tesellim ise bana yaşattıkları, öğrettikleri ve miras bıraktığı o güzel hatıraları oldu. Üç gün önce de serseri ruhlu şirinlik abidesi kedimiz Salsa’yı dedesinin yanına uğurladık. Bir yandan kayıplar, hastalıklar ve sevimsizliklerle cebelleşirken öte yandan güzellikler de hiç eksik olmadı. Keşke hepsini bir bir not edebilsem! Fakat ne yazık ki o kadar eli çabuk değilim. Yazmaya kalksam 5 gün düşünmem gerek bir sayfa not çıkarmak için. Boşver gitsin. Ama son günlerde okuduğum bir kitaptan bahsetmeden bu seneyi kapatmak istemedim.

İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun “Biri Hiçbiri Binlercesi” isimli kitabı beni çok düşündürdü. Kitabın konusunu anlatmayacağım. Google’a yazdın mı çıkıyor zaten. Ama kaygısı çok önemli. Ben kimim? Ben Sara’yım, evet ama olduğumu sandığım Sara mıyım gerçekten? Ya da beni oldurmaya çalıştıkları mıyım? Ya da belki herkese göre farklı bir Sara’yım. Herkes beni kendi penceresinden, kendi perspektifinden, kendi algısından görüyor. Hatta kendi algıladıkları ile gördükleri Sara arasında bile fark vardır mutlaka. Bana atadıkları, layık gördükleri ve görmedikleri vasıflar vardır illaki. Her ne kadar bazı vasıfları ben kendimle özdeşleştirmesem de ya da tıpatıp öyle düşünsem de, öyle olsam da olmasam da… Düşünsene! Benden binlercesi var demek ki… Kızlarımın her birine göre, anneme göre, babama göre, sevdiceğime göre, arkadaşlarımın, komşularımın her birine göre, eski eşime göre, kedilerime göre, irtibatta olduğum ya da bir an için yolumun kesiştiği insanlara göre ve tabi ki kendime göre apayrı bir Sara var. Ve belki de bütün bu saydıklarıma göre olan Sara ile gerçek/mutlak ben arasında bile fark var. Kitaptaki karakter Vitangelo Moscarda’ya bu sorgulamayı yaptığı için delirmiş gözüyle bakıyorlar. Henüz bitirmediğim için sonunu ben de bilmiyorum. Fakat kitap bana güzel bir ufuk açıyor. Ve soruyorum: Ben kimim?

 Bu temel soruya yanıtlar arayan bir “Manifeste eden Jeneratör”üm ben. Belki uzak bir gelecekte Manifeste eden Jeneratör’ün ya da Human Design’ın ne anlama geldiğini anlatırım. O zamana kadar bilinmesi gereken tek şey “Ben kimim?” sorusunun benim (ve tüm jeneratörlerin) varoluşsal araştırmam ve soruşturmam olduğudur.  2025 yılında bu soruyla daha çok meşgul olacağım. Yanıtlar arayacağım. Fakat diğerlerinin bana biçtikleriyle değil, kendi içsel dengelerimin akış ile etkileşiminden doğan her yeni ben enerjisiyle…

Bekle beni 2025…

12 Mart 2024 Salı

İstatistikler



Blogspot istatistiklerine göre yazılarımı okuyanların sayısı 20.000’i geçmiş. Bu sayıyı blogun web sürümünde ana sayfada bulunan numeratörden de bir çırpıda görebiliyoruz.  İlginç olan şu ki; dünyanın farklı pek çok ülkesinden okunuyorum. Evet, yabancı ülkelerde yaşayan birçok arkadaşım ve akrabam var. Fakat ülkelerin çeşitliliği beni hem şaşırtıyor, hem de mutlu ediyor. Türkiye dışında ABD, İtalya ya da İsrail’den okunmuş olması tanıdık, eş, dost, akraba gibi nedenlerle beklediğim bir durum olsa da; Endonezya, Rusya, Finlandiya, Mısır, Singapur gibi hiç tanıdıklarımın olmadığı ülkelerden bile okunmuş olması içimi karıncalandırıyor.

Tabi, bu durum beni konuyu daha fazla araştırmaya itiyor.

Bu sabah açıyorum blogdaki tüm zamanların istatistiklerini. Tek tek inceliyorum. Veriler gerçekten şaşırtıcı. Mesela tanıdıkların okuma olasılığının yüksek olduğunu düşündüğüm İtalya’da 118, İsrail’de 308 tıklanma alırken, Rusya, İsveç ve Singapur’da hiç tanıdık olmamasına rağmen ülke başına 1000-1300 arası tıklanma gözüküyor.  Dedim “Kaç ülke var ki bu listede yahu?”. Oturdum tek tek saydım. Belirgin gözüken 19 ülke var. Ancak bu 19 ülke, tıklamaların dörtte üçü için geçerli. Kalan dörtte birin “Diğer” diye geçen 5 ülkeye daha tekabül ettiğini varsayarsam, bu hesaba göre 24 ülkeden tıklanmış oluyor. Düşünsene!  Ben burada bir şeyler anlatıyorum, farklı zaman dilimlerinde Polonya’da 296 kişi beni dinliyor, Ukrayna’da 507 kişi merak edip okuyor. Amerika'da 3500'e yakın kişi ben uykudayken satır aralarında dolaşıyor. Vay canına!

Bu insanlar beni nereden buluyor da okuyor diye soruşturduğumda, çeşitli cevaplarla karşılaşıyorum. Temelde, anahtar kelimeler bloga yönlendiriyor olsa gerek. Aslında periodik olarak paylaşımlar yapsam –ki henüz böyle bir şey yapmıyorum ve yapabilir miyim bilmiyorum- algoritma sayesinde anahtar kelimelerin arayanların önlerine düşme oranı çok daha fazla olacak diyorlar. Fakat bu yazıları ben duygularım pik yaptığı zaman, heyecanlanınca, hatırlamaya değer bulduğum, zamanla unutulmasını istemediğim bir şeyler olunca yazıyorum. Bir taşma ânı oluyor. Hani sütü kaynatmaya koyarsın, ağır ağır ısınır da, bir anda kabarıverir. İşte, benden taşan duygular öyle zamanlarda yazıya dönüşüyor. Bu taşmayı periodik olarak mümkün kılmak olanak dahilinde midir bilemiyorum.

Başka bir etken de birbirinden çok farklı konulardan söz ediyor olmam olabilir. Hayat her gün o kadar değişik durumlar seriyor ki önümüze, bir gün kumrunun balkona yumurtlamasına heyecanlanırken öteki gün seyahat anılarıma odaklanabiliyorum ya da eskilerden bir limuzin hatırası kapımı çalabiliyor. Gönül ister ki daha çok taşsın ve hatırlayayım, daha çok yazayım. Yani en azından benim gönlüm öyle istiyor ;)

Tek bir şikayetim var. Yıllardır şu formata doğru dürüst bir "Beğen" butonu eklemeyi beceremedim. Çok uğraştım, ama olmadı. O da kusur kalsın dedim sonunda. Belki bir gün bir mucize oluverir. Çıkmadık candan ümit kesilmez!

Tabi şu otomatik çeviri olayını da es geçmemek gerek. Benim Türkçe yazdığım bir yazı, dünyanın bütün dillerinde okunabiliyor. Bu da bu çağın ayrıcalığı işte! Dil bariyeri böylece teknoloji sayesinde ortadan kalkmış görünüyor. Yaa işte bütün bunlar beni heyecanlandırıyor. Çok mu şeyim acaba?! :p

Heyecanlarımın peşinden gitmek, onları bir bir yakalamak, günlük rutinlerimi renklendirmek, eylemlerimi başka başka pencerelerden önce kendi kendime izlemek, sonra da yansıtmalar yaparak izlettirmek ve ya en azından görünür hale getirmek çok hoşuma gidiyor. Daha nicelerinin taşıp kağıtlara dökülmesi temennisiyle tüm dünya vatandaşlarına selam olsun…




14 Şubat 2024 Çarşamba

KUMRU



Geçen hafta, sevdiceğim bir kumrunun ağzında çerçöple gelip gittiğini görmüş. Balkonda bir yerlere yuva yapacak galiba diye bana söylemiş, ama ben unutmuşum. Cumartesi günü çiçeklerin dibini kontrol ederken üstteki saksıya bi elini atmış, eli kumruya değmiş. Kumru kaçmamış. Böylece artık orada kumrunun kuluçkaya oturduğunu anlamış.

Ben bunu öğrendikten sonra, habire kumruyu izlemeye başladım. Saatte bir gidip bakıyorum. Kumru sağa döndü, kumru sola döndü... Derken araştırma yapmaya başladık. Kuluçka ne kadar sürer? Süreç nasıl ilerler? Yavru kuşlar solucan mı yer? Hepimiz heyecanla sürece katıldık. Evimizin nüfusu artacak ne de olsa! Fotoğraflar çekiyoruz, kumru dünyası hakkında bilgiler topluyoruz, korkutmamak için balkona bile çıkmıyoruz. Takiplerim esnasında kumrunun altındaki iki yumurtanın fotoğrafını bile çekebildim.

Süreç benim için o kadar heyecan verici ve duygusal boyutlardaydı ki içimden geçen duygu patlamalarına engel olamayıp olmadık işler yaptım. Biliyorsunuz, buraya olaylardan çok, olaylarla ilgili duygularımı, çıkarımlarımı not ediyorum. İşte o süreçte "içimdeki ben" bir şeyler söylüyordu. Ama kumru hakkında okuduklarım aynı şeyleri söylemiyordu. Okuduğum paylaşımlarda kuluçkaya oturan kumru için bir kap su, biraz ekmek kırıntısı ya da ıslatılmış bulgur koyduk filan diyorlardı. İçimdeki ben ise buna itiraz ediyordu. Yuvasını oraya yapmayı seçmiş olan kumru, beslenmek ve ihtiyaçlarını görmek için ne yapacağını bilir. Benim buna müdahale etmeme gerek yok, hatta müdahale etmemem gerek diyordu içimdeki ben. Bunu dillendirip söylediğimi de hatırlıyorum. Fakat dün sabah "içimdeki ben"i zaptedemedim.  Yahu ne çıkar, biraz su biraz kırıntı koy bir yere, isterse yer istemezse kalır dedim. Halt ettim! İçimdeki ben başka bir şey daha söylüyordu: Bu süreç kendi gidişatında ilerlesin, döngü tamamlandıktan sonra sosyal medya ortamına aktarırsın diyordu. Yok! Ben ne yaptım? Aman olanları unutmayayım, gün gün kaydedeyim, instagramda facebookta filan dursun diye diye ilk dört günü paylaştım. Oo... Beğeniler, alkışlar, kalpler, öneriler, kumrunun yuva yapma şekline sövmeler, 15.günün fotoğrafını bekleyenler... Neler neler! N'oldu şimdi?

Dün o paylaşımları yaptıktan 3 saat sonra, baktım kumru yerinden kalkmış. Şu yumurtalara bi bakayım yine dedim. Tabureye çıktım. Ne göreyim?! Yumurtanın biri yok! Nasıl olur? Karga mı kaptı acaba? Kumru nerede? Sorular, sorular... Bekleyişler... Kaygılanmalar... 

Bir süre sonra kumru geldi, yumurtanın üzerinde dolandı gitti, geldi dolandı gitti, geldi dolandı gitti... O sırada hastaneye babama gitmem gerektiği için izlemeye devam edemeyecektim. Bu sabah yataktan kalktım, ilk iş yuvaya koştum. İkinci yumurta da kayıp! Yuva boş. Otur düşün dostum! Saatlerdir olanları düşünüyorum. Çeşitli senaryolar üzerinde durduktan sonra mevzunun şöyle cereyan ettiğine inanmak istiyorum:

Su ve ekmek kırıntısı koyduğum kap benim kedilere ait. Yıkanmış temiz bir kap, fakat belki de kumru bu kabın kedilere ait olduğunu bir şekilde sezinlediyse, deneyimlerinde bu tür kaplarla ilgili kötü anıları olduysa yuvanın güvenli olmadığına kanaat getirmiş olabilir. Bunun üzerine yumurtaları taşımıştır belki diyorum. En azından bu masum senaryo olup bitenleri dramatize etmeden hatıralarıma yerleştirmemi sağlıyor. Fakat başka bir farkındalığa daha vesile oluyor: 

Bazen marifet yaptığımızı sanıp bir çuval inciri berbat edebiliyoruz. İçimizdeki ben, bilge bir ben. Herkesin kendi bilge bir "ben"i var. Fakat çoğu zaman şartlanmış "ben" daha çok şey bildiği sanrısına kapılıyor ve kendini ispatlamaya girişiyor. İşte o zaman olanlar oluyor. Zihin kafasının dikine gidiyor. Olaylar ise sarpa sarıyor. Oturup biraz düşününce, zaman zaman içimdeki bilge beni dinlemediğimi İTİRAF EDİYORUM.

Balkonumdan bir kumru geldi, geçti. Doğaya selam olsun!



Instagramda Kumru Günlüğü için:


16 Ocak 2024 Salı

THERAVADA



Uçağa binmeden çok önce başlayan bir yolculuk daha, anılarıma yerleşti. Hatıra kumbaramı zenginleştirdi. Yine çok şey öğrendim, yine çok şey hissettim, yine insan meyveleriyle dolu bilgi ağacım biraz daha büyüdü.  Siddhartha gibi o ağacın altında tefekküre oturup, “şu evren bana ne güzellikler sunuyor” diye düşünmeden edemiyorum. Ve her daim şükranlarımı sunuyorum.

Beni etkileyen anlardan birini hatıra kumbarama not etmek istiyorum. Unutabileceğimi sanmıyorum, ama etkisi zamanla azalacaktır. O etki gittikçe sönümlenmeden buraya yazmak, duygularımı daha kalıcı hale getirecektir diye ümit ediyorum.

Sri Lanka’da –eski adıyla Ceylon’da- halkın %70’i Budist. Dolayısıyla her yer Budist tapınaklarıyla ve Buda imgeleriyle dolu. Budistler, hayattaki hedefin “aydınlanma”ya erişmek olduğuna inanıyor. Aydınlanma, lüks zevklerde ya da kendini cezalandırmakta değil, “orta yol”dadır. Orta yol, hayattaki acı, ıstırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamaya çalışır ve bunları gidermenin yollarını arar. Budizm öğretisinin iki ayrı geleneği var. Biri Theravada (küçük araç), diğeri ise Mahayana (büyük araç). Mahayana, Nirvana’ya ulaşan varlığın diğer varlıkların da kurtuluşu için çalışması gerektiğini öğretir. Theravada ise bireysel mantığa ve etik kodlara dayalı bir öğretidir. Bireysel deneyimler sonucunda kişinin eleştirel düşünme, fanatizme ve kör inanca karşı çıkma, iç denetim uygulama gibi becerilerini geliştirmesine teşvik eder. Bu öğretiyi 20’li yaşlarımın başında Hermann Hesse’nin Siddhartha adlı romanını okuduğumda benimsemiştim. Bunun için Budist ya da …ist olmam gerekmiyor. Yapmam gereken tek şeyin kendimi sıkı bir iç denetime tabi tutmam ve attığım her adımı büyük bir farkındalık ve şükranla atmam gerektiğini taa o zaman farketmiştim. Bu farkındalık bana her daim hediyeleriyle geri döndü.

Ayy, yine esas anlatacağım şeyden uzaklaştım. Ama bunları da söylemesem olmazdı. 

Şimdi…

Sri Lanka’nın muhtelif şehirlerindeki muhtelif Budist tapınakları gezmek için yapmamız gereken iki şey var: Omuzları, dizleri örtmek ve cıbıl ayak kalmak.

İlk tapınak ziyaretimizde, ayakkabıları çıkarmamız gerektiğini öğrendik. Çorapla kaldık. Kimileri sandalet, terlik giymiş. Onlar da çıkacak elbette. O sıra yağmur yoktu ve zaten ne ile karşılaşacağımızı tam olarak bilmiyorduk. Çoğumuz çorabımız olduğu için mutluyduk. Fakat ilerleyen günlerde gezecek daha çok tapınak vardı ve hava sıcaklığı 28 derecelerde seyredince çorap morap kalmadı. Üzerine bir de yağmur eklendi. Grubumuzdaki 30 çift ayaktan en gamsız olanı yerel rehberinkilerdi. Biz ise ayaklarımızın bekaretine sahip çıkmaya çalışıyorduk hala. Bir tapınaktan diğerine cıbıl ayak yürünmesi gereken kilometreye ayaklarımızı bir türlü teslim edemiyorduk. Grup liderimiz Mutlu ayakkabıları otobüste bırakmanın daha uygun olacağını söylediğinde durumu kabullenmekte çok zorlandık. Fakat ne çare ki, düştük yollara çıplak tabanlarımızı kâh güneşten ısınmış taşa, kâh yağmurdan ıslanmış kumlara, kâh milyonlarca kişi tarafından çiğnenmiş ıslak halılara basa basa…



Akşam otele döndüğümüzde yaşadığım aydınlanma beni bir koşullanmamdan daha özgürleştirdi. Bütün bir günü tapınaktan tapınağa taşlara, kumlara, su birikintilerine çıplak ayaklarımla basarak teptikten sonra otel odasının zemininden iğrenmek niye? Yık bütün hapisanelerini, kopar zincirlerini ve bas o cıbıl ayaklarını dünyanın tüm zeminlerine!

İşte küçücük bir Theravada anısı! 

31 Aralık 2023 Pazar

YENİ YILA BİR KALA...




Birkaç yıl önce yazdığım "Hikayemi sevdim" başlıklı yazımı bugün tekrar okudum. O günden bugüne çok şey değişti. Ama hayat bana hep hediyeleriyle geldi. Hani bir dizi izlemeye başlarsın da, gelecek bölümü heyecanla, merakla beklersin. İşte hayata olan heyecanım tıpkı böyle. O yazımdan bir paragrafı tekrar paylaşmak istiyorum:

"Sevmeyi sevdim. Sevgiyle bakmayı, anlayışlı olmayı, kırmamayı, özen göstermeyi, özverili olmayı, dokunmayı, sırtını sıvazlayıp yüreklendirmeyi, birlikte gülmeyi, paylaşmayı, tutkuyu, coşkuyu, sarılmayı, alırken vermeyi, güzelliklerin tadını çıkarmayı, anlar biriktirmeyi çok sevdim."

Geçip giden her günün ardından şükran duyuyorum. Gelecek günlere ise içimde açılan sevgi pencerelerinden bakıyorum. Tüm gündemler evrende yıldız savaşları gibi tozu dumana katarken, ben kurtarılmış bölgemin sükûnetinde hikayem için şükrediyorum. 

Önüme çözülmek üzere çıkan tüm düğümler bir çırpıda çözülsün, açılmak üzere olan tüm kapılar açılsın. Özenle besleyip büyüttüğüm sevgi ağacımın meyveleri tüm dünyaya yayılsın, tohumları filizlensin, yeni ağaçlara dönüşsün.

Huzur, aşk, sağlık, bolluk, bereket yeni yıla damgasını vursun, hep bizimle olsun ❤️

8 Aralık 2023 Cuma

Zeytin



Hayatımın ilk elli yılında siyah zeytini de, yeşil zeytini de çarşı pazardan alınan bir şey olarak bildim. Elbette zeytin ağacından haberdardım, neye benzediğini gayet iyi biliyordum. Fakat 2020 yılına kadar ne bir zeytinliğe girmişliğim vardı, ne de zeytin dalından nasıl toplanır - nasıl salamura yapılır - hangi işlemlerden geçer haberim vardı. Hele zeytinyağı! Sanki yalnız İtalya’da varmış da buradakiler uydurukmuş gibi gelirdi. Bugüne kadar çok zeytinler tattım. Kimini çok sevdim, kimini biraz acı kimini yumuşak ya da kalın derili buldum. Ama zeytinin yolculuğuna şahit olmaya başladığımdan beridir her bir zeytin ağacına, hatta her bir zeytin tanesine bize sunduğu şahane deneyimler için şükran duyuyorum. 

Her şey o ağacın tepesine çıkmamla başladı... 

Çocukluğumdan beri ağaçlara çıkmayı çok sevmişimdir. Bizim yazlığın arka bahçesinde incirin tepesindeki maceralarımı sık sık hatırlarım. O incir bizim üzerine oturmamıza izin verirdi. Şekli tam çocuklara göreydi. Tırmanıp birinci katın balkonuna kadar çıkar, oradan boyumuzun yettiği incirleri yerdik. Tabi incirler olgunlaşana kadar kim bilir kaç ham incir yemişizdir?! 

Bu defa başka bir yazlığın arka bahçesinde bulunan zeytin ağacının tepesiydi söz konusu olan. İzmir’de sevdiceğimin annesinin yazlığında üzerimde kırmızı eşofman, elimde kova ağaca dayalı oynak merdivene çıkıp zeytin topladım 2020 yılının sonbaharında. Topladıklarım yeşildi. O sıralar zeytine dair hiçbir şey bilmiyordum. Çekiçte olacakmış onlar: Ne demekse?! Meğer zeytin daldan toplanınca acı bir şeymiş. Tatlandırılması gerekmiş. O gün topladıklarımızı şişenin dibiyle kırdık. Takip eden günlerde sularını değiştire değiştire tatlandırdık. Yeterince tatlandığına kanaat getirince üzerine biraz kaya tuzu ilave ettik. Bu aşamaları izlerken, ben henüz daha zeytinin çooook uzağındaydım. Bir yabancıydım. Dalda kalanların daha kararacaklarından habersizdim. Yeşil zeytinin ağacı başka, siyah zeytininki başka sanıyordum. Yağlık zeytin, sofralık zeytin mefhumu ise yanımdan bile geçmiyordu.

Yazlığın arkasındaki üç ağaçla başlayan zeytin serüvenim zeytinlikteki bilmemkaç ağaç destanına doğru evrilmeye yine o yıl başladı. Günler geçtikçe zeytinler olgunlaştı, karardı. Tozlu sandıklarım en güzelleriymiş meğer. En saf, en temiz, en tadına doyulmayacak olanlar o tozlu olanlarmış. Zamanla öğrendim. İçine kurt düştü müydü kaybediyorlar saflıklarını. Tıpkı insan gibi. O içimizi kemiren, zihnimizi lekeleyen, bizi geceleri uyutmayan kurtlar zeytini de mahvediyorlarmış.

O zamandan beri gidip geliyoruz zeytinliğe. Her mevsim yapacak iş var burada. Burada diyorum çünkü şu an zeytinlikten naklen yazıyorum bu satırları. Birkaç gündür bilfiil çalışıyoruz. Yağmurların yağıp zeytinlerin şişmesini beklemiştik. Yağmurdan sonra yere düşenlerle, henüz dalda duran yağlık zeytinleri topladık. Yağ fabrikasına götürüp yağ aldık. Aynı fabrikaya bundan üç yıl önce gittiğimde büyülenmiştim. Çuval çuval zeytinler sıraya girmiş sıkılmayı bekliyorlardı. Biz de çuvallarımızı traktörle göndermiş, peşlerinden gitmiştik o zaman. İlk kez zeytin sıkım tesisi gördüğümden her aşamasını seyre dalmıştım. Ama en muhteşem şeyin beni içeride beklediğinden habersizdim. Tesisin içine girdiğimde duyduğum koku beni sarhoş etmeye yetmişti. Sanırım hayatımda duyduğum en güzel kokulardan biriydi. O kokunun sarhoşluğunu üzerimden atmadan üzerine yeni bir sarhoşluk eklendi. Uzağa gitmeden zeytinliğe geri dönüp yeni sıkılmış bulanık yağı taze ekmeğin üzerine döküp yeyince yerden havalanmış olabilirim.

Artık zeytin ağaçlarına ve zeytine başka türlü bakıyorum. Ağaçlar bazen mutlular, bazen tatsız. Olsun. Onlarla aynı dili konuşmayı her geçen gün biraz daha öğreniyorum. Sofralık zeytinleri şişelere doldurup tatlanmalarını beklemek, saldıkları siyah suların içinde kararmalarını gözlemlemek, ara ara tatlarına bakmak, gazlarını çıkarmak, onları yiyeceğimiz zamana kadar çalkalayıp durmak çok zevkli oldu benim için. Şehirli hayatından çıkıp doğanın nimetlerini görmeye başlamak beni çok dönüştürdü. Doğanın sabrını kendime adapte etmeye başladım.

Zeytinler toplandıktan sonra da yapacak çok iş var. Başta ağaçları budamak ve yeni sezona hazırlamak gerek. O işi sevdiceğim yaparken ortalıkta bir sürü dal yaprak birikiyor. Onları temizlemek benim işim. Tırmık en büyük yardımcım. Yazın kurumuş olan otlarla birlikte ortalığa saçılmış dalları toparlamak, dağılmış evi toplamak gibi bir şey. Bir başak kadını olarak temizlik yapmayı hep sevmişimdir. Sanki ruhum da temizleniyor. Ruhuma iyi gelen bu ortamın her köşesini dört mevsim keşfetmek çok zevkli.

Çok sevdiğim bu işleri yaparken ara ara karnımız da acıkıyor tabi. İşte o fasıl da ayrı bir zevk. Budanmış dal ve yapraklarla yaktığımız ateş pişireceğimiz sucuklar için bir ön hazırlık. Ateş insanı büyülüyor. İçimizdeki olası bütün negatif duyguları yakıp yok ediyor. Rahatlatıyor, ısıtıyor, dönüştürüyor.

Yine anlatacak çok şey var. Saatlerce yazmam mümkün. Fakat sanırım yaşamayı yazmaktan çok seviyorum. O yüzden bugünlük yazmaya ara verip yaşamayı seçiyorum.  Zeytinlikten selamlar...





19 Kasım 2023 Pazar

TANGO & SALSA



Şekil 1’de görülen benim ponçikler bir süredir felaket derecede agresif, huysuz ve hırçın hareketlerde bulunuyorlar. Beni ısırıp tırmalıyorlar, kendilerini oradan oraya atıp ortalığı yıkıyorlar. Şımarık oldular dedik. Serseri bunlar dedik. Sokak kedisi ancak bu kadar ehlileşiyor dedik. Bunların doğası böyleymiş dedik. 

Bu arada bin türlü mama değiştirdim. Ölmeyecek kadar yiyorlar, gerisini ortalığa saçıyorlar. Evde envai çeşit kuru mama stoku oluştu. Yok, nafile... Doğru dürüst karınlarını doyurmuyorlar. Mamaların hepsini süpürge yiyor. Kediler yemiyor. Yaş mamayı seviyorlar, fakat birader ona da can dayanmaz. Kuru mama ile karıştırınca belki daha ekonomik olur dedim. Yok, yaş mamaları yiyorlar, kurularını yine bırakıyorlar. Sırf yaş mama vermeye kalksam, kelimenin tam manasıyla sermayeyi kediye yükleyeceğiz. Ben kendime bir kuruş harcamazken, çocuklara tasarruflu olmalarını anlatmaya çalışırken kedilere laf anlatamıyoruz. Ne dolardan anlıyorlar, ne enflasyondan, ne zamlardan.

Birkaç gün önce, bari bunlara bir yemek pişireyim de bir deneyeyim; belki yerler dedim. Avuç içi kadar kıyma, bir küçük patates, bir küçük havuç, biraz zeytinyağı, bir büyük bardak suyu kaynattım. Eski bilgilerime dayanarak soğan, sarımsak ya da tuz filan koymadım. Kediler için iyi değilmiş. Piştikten sonra bir güzel blender’dan geçirdim. Azıcık ılındıktan sonra yarım kepçe kadar bir kaba döktüm. Koydum önlerine. Daha da yemezseniz semerinizi yiyin tripleriyle... Benden bu kadar kardeşim. Sizin siniriniz kime? Daha ne yapayım? Siz sinirliyseniz ben de menopozdayım. Uğraşamayacağım sizin sinirinizle!

O yemeği bir yediler... var ya!!! Saniyede yalayıp yuttular ikisi de ve etrafımda yalvarırcasına tur atmaya başladılar. Bir kepçe daha döktüm kaba, onu da çarçabuk bitirdiler ve azıcık sakinlediler. Baktım, olan yemek olsa olsa bir bilemedin iki öğün ancak yetecek. Ee, sonra ne yapacağız? Ertesi gün gittim BİM’e. Şansa çorbalık bir tavuk paketi hazırlamışlar. 1kg 200gr kemikli, derili, ciğerli tavuk parçaları. İçinde uzun zamandır rastlamadığım tavuk boğazları filan da var. Havada kaptım. Eve geldim, hepsini düdüklüye attım. Üzerine su ilave edip pişirdim. Şahane bir tavuk suyu oldu. Pişen tavukları kaba kemiklerden ayırdım. İnce kemikleri ve kıkırdakları bıraktım. İçine yine patates ve havuç doğrayarak tekrar pişirdim. Düdüklü ateşteyken Lisa okuldan geldi. Düdüklüyü görünce burada ne pişiyor diye sordu. Uzun uzun anlattım. 1-2 saat sonra ablası geldi. O da düdüklüde ne var diye sorunca Lisa cevap verdi:

Kedi maması!

Bakıştık, gülüştük tabi. Sonra o yemeği de blender’dan geçirdim ve kavanozlara bölüştürüp buzdolabına kaldırdım. Neredeyse bir haftadır bir kaba kuru mamadan, diğer kaba aşçı başının spesyalitelerinden koyuyorum. Meğer olay buymuş: Tango anne yemeği yemek istiyormuş! Ben diyordum bu insan olmak istiyor diye... Bana vermeyin bu içinde ne idüğü belirsiz kedi mamalarından diyormuş. Şimdi Tango anne yemeği yiyor, Salsa kedi maması. Herkes yerini bilsin. Üstelik Tango kuru mamadan yemediği için, öncesinde Salsa da yemiyordu. Abim yemiyorsa bir bildiği vardır mı diyordu, yoksa anca beraber kanca beraber mi diyordu bilmiyorum ama Tango’nun karnı doymaya başladığından beridir Salsa da kuru mamadan yemeğe başladı.

Dahası  karınları doyduğu için huzura ve sükûnete erdiler. Bir ponçik oldular... Bir pamuk oldular...! Ne ısırma kaldı, ne tırmalama.

Allah açlıkla sınamasın! 🙏




17 Kasım 2023 Cuma

Muhtar

Geçen gün pazara filan gittim. Eve döndüğümde kapımda PTT’den gelen bir not yapıştırıldığını gördüm. Muhattap adı Taylin İ. diye biri. Sulh.Huk.Mah. diye de bir ibare var. Hayırdır inşallah!

Aldı beni bir düşünce... Kimdir bu Taylin? Sulh hukuk mahkemesiyle ne işim olur? Yanlış mı geldi? Yalnışsa eğer Taylin kim? Yok eğer bana geldiyse bu evraka bir an önce ulaşmak lazım... Filan derken güvenliği aradım. Dedim böyle böyle. Kimdir bu Taylin? Burada bu isimde biri yaşamıyor dedi güvenlik. Ee ne yapacağız öyleyse? Saat 16.00dan sonra muhtardan alınız diyor kağıtta. Tamam, şimdi geç oldu. Yarın gideyim muhtara da neymiş mesele anlayalım dedim. Evrak bana değil de Taylin denen kişiye aitse o da müşkül durumda kalmasın.

Çarşamba günü sevdiceğimle birlikte doğru muhtara... Durumu anlattım. Önce Taylin siz değilseniz boşverin dedi. Yok dedim, olmaz. Sizde kaydı varsa kim olduğunu bulalım da belki önemli bir evraktır. Kendisine haber verelim dedim. Peki dedi muhtar hanım. Açtı bilgisayarı. Buldu Taylin hanımın kayıtlarını. Telefonu var deyince, atladım. Arayın isterseniz dedim. Numarayı yazınca, telefonunda adı çıktı. Aa bu bizim Taylin, gümüşçü dedi. Görüşüp böyle bir evrak olduğunu, hayırsever bir komşunun -o ben oluyorum- gelen bildirim kağıdını getirdiğini filan anlattı. Neticede iş çözüldü. Esas hikaye şimdi başlıyor.

Muhtarın odası raflarca ve yığınlarca tasnif edilmemiş kitap dolu. Bu kitaplar ne dedim. Bunları getirip buraya bağışlıyorlar, ben de isteyenlere ödünç veriyorum dedi. Ataşehir halkının bundan tam olarak haberi yok. Üstelik alan bazen geri getiriyor bazen getirmiyor. Artık geri getirenleri tanıyorum, onlara istedikleri kadar veriyorum; getirmeyecek olanlara seçici davranıyorum dedi. E bu kadar kitabın arasında neyin nerede olduğunu nasıl bulursunuz ki filan derken, aklıma bu kitapları bilgisayar ortamına aktarıp kayıt tutma fikri geldi. Üzerine biraz konuştuk. Bu arada laf lafı açtı. Eski muhtardan evrakları devralırken Ataşehir’in Emlak Bankası zamanındaki ilk inşaat fotoğraflarının slaytları da eline geçmiş. Bunun üzerine muhtar Leyla Yeşim Saylan hanım kendi imkanlarıyla Ataşehir’in kuruluş tarihini anlatan bir kitapçık bastırmış. O anlatırken aklıma önce Kelebek Mobilya’da Ataşehir ikinci etaplardaki mutfak, banyo, gömme dolap montajlarını takip ettiğim günler, sonra da mimarlık fakültesinde Ataşehir toplu konut projesi için dizimize kadar çizme giyip balçıkların içinde traktörlerin tepesinde yaptığımız tespitler geldi. Anlattım. 

Velhasıl yarım saat kadar sohbet ettikten sonra eve döndük. Öyle mi yapsak, böyle mi yapsak derken tablete ücretsiz “Benim Kütüphanem” uygulamasını indirdik, evdeki kitaplarla birkaç deneme yaptıktan sonra güzel bir uygulama olduğuna kanaat getirdikten sonra Cuma günü soluğu muhtarda aldık. Tabi şaşırdı kadın. Önce bir kahve ikram edeyim dedi. Biz uygulamayı anlatıp hemen işe girişince kahve mahve yalan oldu. Kitaplar bir güzel, bir keyifli... Her gördüğümüz kitaba “aa bu da varmış, aa bu da güzel” diye diye 1 saatte 95 tane kitabı adıyla, yazarıyla, yayınevi ve sayfa sayısıyla, hatta kapaklarıyla kaydettik.

Biz kitapları kaydederken bir hanım ve bir bey kitap ödünç almaya geldiler. Michel Ende’nin Momo adlı kitabını aldılar. Muhtar hanım bizi takdim edince sohbet başladı. Bu kadar kitabı nasıl kaydedeceksiniz şeklinde caydırma operasyonu düzenledilerse de yılmadan işimize devam ettik. Muhtar hanım o bir saatin içinde bize baktıkça düşündü durdu ve sonunda belediyeden kitaplar için konteyner istemeye karar verdi.

Uzun vadede ne olur bilmiyorum, fakat bizim için kitaplarla ve sürprizlerle dolu eğlenceli ve hoş bir aktivite oldu. İmkan olursa sürdürmeyi çok isteriz. Oradan çıkarken kayda aldıklarımızdan üç kitapla eve döndük. Bir dahaki gidişimizde geri götürüp yenilerini alabilme olanağımız doğdu. Evrenin ne için olduğunu bilmediğim bu sürprizlerine bayılıyorum. Her birini ucundan yakalayıp izini sürmek benim için zevkli bir oyun. Bakalım neler olacak?!

13 Kasım 2023 Pazartesi

NE BEKLİYORUZ?

Yazıma başlamadan önce, bu blogu daha iyi nasıl görüntüleyebilirsiniz, biraz ona bakalım. Çoğumuz cep telefonundan giriş yapıyoruz. Açılan blog görünümü beyaz. Oysa ki blogun orijinali yani web sürümü gayet renkli. Sayfayı aşağı doğru kaydırdığınızda "Web sürümünü görüntüle" ibaresine tıklarsanız orijinal görünüme ulaşabilirsiniz. İyi okumalar...

...

Yıllar önce karşılaştığım ilginç bir kavramdı “Biyomimikri “.

Yunanca hayat anlamına gelen ‘bios’ ve taklit anlamına gelen ‘mimesis’ sözcüklerinden oluşan Biyomimikri, hayatı taklit etmek anlamına geliyormuş. Daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir dünya yaratma amacıyla doğanın tasarım ve süreçlerini taklit eden bir yaklaşım diyorlar. Doğayı yaratıcı bir şekilde inceleyerek yeni ürün ve hizmetler geliştirmeye yarayan biyomimikri, günümüzde mimarlık, mühendislik, elektronik ve şehircilik gibi birçok farklı alanda uygulanıyormuş. Yapılan Biyomimetik uygulamalardan bazıları şöyleymiş:

- Dulavrat otunun dikenli yapısı, ona dokunan nesnelere kolaylıkla tutunmasını sağlar. Velcro bantları, yani nam_ı diğer cırt cırtlar, işte dulavrat otundan esinlenerek tasarlanmışlar. 

- Yarasalar, görme yetileri zayıf canlılardır. Genellikle geceleri hareket eden yarasalar, yönlerini bulmak için etrafa titreşimler yayarlar. Bu titreşimler etraftaki engellere çarparak geri döner. Yarasalar da böylelikle yönlerini belirler. Bu yöntemden esinlenerek geliştirilen radarların çalışması da aynı prensibe dayanıyormuş.

- Kabuklu bir deniz canlısı olan Nautilius, suya dalmak istediğinde bünyesinde bulunan odacıkları su ile doldurur. Yüzeye çıkmak istediğinde ise ürettiği özel bir gazla bu odacıkları doldurarak suyu dışarı atar. Nautiliusun davranışından esinlenilerek tasarlanan denizaltılar da aynı yöntemi kullanıyorlarmış. Denizaltılara yapılan dalış odalarının içine su doldurularak suya dalınır; suyun boşaltılmasında ise su motorları kullanılırmış.


Biyomimikri alanında yapılan çalışmalar çok fazla. Termitlerden esinlenilerek çöl iklimine uygun yapılar; Yalıçapkını kuşundan esinlenilerek hızlı trenler; kambur balinanın kaba yüzgeçlerinden esinlenerek rüzgar tribünleri ve daha niceleri tasarlanmıştır, tasarlanmaktadır. Bu tasarımların hayata geçirilebilmesi için hibrid çalışmalar yürütülmektedir. Zoologlar, biyologlar, fizikçiler, kimyagerler, mühendisler, mimarlar akademik ortamlarda bir araya gelerek inovatif fikirler ortaya koymaktadırlar. Her gün yepyeni ürünler geliştirilmekte; geliştirilen teknolojik ürünlerin tasarımsal anlamda yüksek verim sağlaması, sürdürülebilirlik ilkesine uyması ve evrensel değerlere sahip olması önemsenmektedir.

Buraya kadar, prensipte doğadan ilham alan, bilimin ışığında ilerleyen ve dünyada hepi topu 20-25 yıllık bir geçmişi olan Biyomimikri kavramına kısaca değindim. Esas anlatmak istediğim şey başka! Biyomimikri cebimizde dursun bakalım...

Machu Picchu, And Dağları, Perù
Fotoğraf: Sara Handeli 

And Dağlarında ve Amazon’da yaşayan kızılderili şamanlar, bin yıldır doğanın hizmetkarlığını itina ile üstlenmişler ve bilgelik öğretilerini kötüye kullanmak isteyen şarlatanlara karşı özenle muhafaza etmişler. Hastalıkları nasıl tedavi edeceklerini öğrenmişler, alışılmışın dışında sağlıklı bedenlerin yaratılmasına yardımcı olmuşlar. Başka coğrafyalarda nehirler, ormanlar, hayvanlar sömürülürken ve tüketim ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kaynaklar olarak değerlendirilirken; yerliler doğanın dişil güçlerine sahip çıkmaya çalışmışlar. Çünkü onlar dünya ile uyum içerisinde yaşadıkça Büyük Ana’nın onlara geçimleri için yardımcı olacağına inanmışlar. 

Şamanlar bilgeliği ararlar, öğrenirler, öğretirler. Atalarından aldıkları miras onların güç ve erdem sahibi insanlar haline gelmelerine ve yeryüzü bekçileri olma  yolunda emin adımlarla ilerlemelerine yardımcı olur. Peki bu insanlar, yerliler, kızılderili şamanlar öğretilerinde nereden ilham alıyorlar? Tıpkı biyomimikri dalında olduğu gibi doğadan ve bizimle aynı gezegeni paylaşan diğer canlılardan tabi ki! Ancak aralarındaki en önemli fark şu: Biyomimikri uzmanları doğadaki neden sonuç ilişkilerini referans alıyor, yasalara ve kuramlara bağlı kalıyorlar. And Dağlarında yaşayan şamanlar ise kurallara ya da fikirlere göre yaşamıyorlar. Dünyalarını değiştirmek isterlerse yeni yasalar koymuyor ya da yeni kuramlar oluşturmuyorlar. Bunun yerine sorunu algılama biçimlerini değiştiriyorlar. Algılarını değiştirerek karşılaştıkları zorluğu bir fırsata dönüştürüyorlar. Olayları öyle bir biçimde deneyimlemeyi öğrenmişlerdir ki yaşamı artık kişisel algılamıyorlar. Olaylar sizin başınıza gelmezler; yalnızca olurlar. 

Yağmur siz ıslanasınız diye yağmaz; sadece yağar.

Algılarını değiştirirken sahip olmaları gereken güçleri ve yetenekleri temsil eden hayvanları örnek alıyorlar. Bunun için örnek aldıkları hayvanları iyi tanımaları gerekiyor: Yılan, jaguar, sinekkuşu, kartal.

Bu dört hayvanı algının dört düzeyi olarak görüyorlar. Bakalım algının dört düzeyi neymiş?!

Yılan birinci düzeydir. Her şeyin olduğu gibi görüldüğü düzey. Yılanın algısını kullanarak önümüzdeki bir nesneyi görebilir, duyabilir, koklayabilir, dokunabiliriz. Diğer bir deyişle, fiziksel varlığını duyularımızı kullanarak algılarız. Yılan düzeyinde, sorunlar da oldukları gibi görünürler. Başımız ağrıyorsa ilaç alırız. Çocuk zıplayıp duruyorsa yaramazdır. Bir tür neden sonuç ilişkisi gibi. Sorunların derinine inmeyiz. Sadece fiziksel çözümler bulmaya çalışırız. İşimizi, arabamızı değiştirmek, yeni bir iş ortağı bulmak, yeni bir eve taşınmak ya da yeni bir ilişki yaşamak...

Bu şekilde sorunların çözüleceğine inanırız. Fakat bu davranış biçimiyle ne kendi duygularımızı ne de diğerlerininkileri göremeyiz. Faturaların ödenmesi, çocukların okula götürülmesi, gündelik ev işlerinin yapılması düzeyinde bu bakış açısı gerekli olabilir. Böylece basitçe yapılması gerekeni yaparız.

Yılanın içgüdüleri ise, biz henüz bilincine varmadan bizi tehlikeye karşı uyarır. Hayatidir. Bazen bir kişi ya da yer hakkında kötü bir hisse kapılırız. Nedenini bilmeden oradan kaçarız. Çoğu zaman ise kendi içgüdülerimize güvenmek yerine tehlikelerden korunmak için silahları yığar, çitler inşa ederiz.

Bir sonraki algı düzeyi jaguardır. Bu düzeyde gerçekliğimizi zihin yorumlar. İnançlar, fikirler ve duygular zihnin üretimleri olurlar. Jaguarın içgüdüleri yılanınkinden farklıdır. Tartar, değerlendirir ve aniden saldırır. Biz de jaguarın gözünden baktığımızda yılan düzeyine kıyasla çok daha fazlasını algılayabilir, sonuç olarak da çok daha fazla çözüm üretebiliriz. Bir ağrı kesiciyle yetinmeyip altında yatan nedenleri araştırabiliriz. Ya da çocuğa yaramaz yaftası vurup cezalandırmadan önce ona koşup oynayabileceği ortamlar sağlayarak ya da beslenme ve uyku düzeninde iyileştirmeler yaparak sorunu  çözmeye çalışabiliriz.

Sinekkuşu düzeyi üçüncü düzeydir. Sinekkuşu, çok küçük olmasına rağmen her yıl Kanada’dan Brezilya’ya yaptığı göçte binlerce millik yolu kat etmektedir. Bu yolculuk boyunca yön duygusunu ve ilerleme arzusunu hiç kaybetmez. Bu yolculuk için yeterince yiyeceği ya da gücünün olup olmadığını aklının ucuna bile getirmez. Sinekkuşunun temsil ettiği alan canın kutsal yolculuğudur. İnsanın yolculuğu kutsaldır. Bu yolculukta bizimle birlikte olan hane halkı da kutsaldır. Ev dediğimiz şey başımızın üzerindeki çatıdan ibaret değildir, o bir yuvadır. Eşimiz evdeki görevleri paylaştığımız ve çocuk yetiştirmekle ilintili görev bölümü yaptığımız kişi değildir. Çıktığımız o muazzam yolculuk için seçtiğimiz yoldaşımız, yol arkadaşımızdır.

Sinekkuşu düzeyinde konuşmaların derinlerine iner ve ardındaki mesajları duyarız. Mecazlar bize farklı bakış açıları sunar. Baş ağrısı tuttuğunda, kafamda hangi düşünceler sıkışıp kaldı diye düşünebiliriz. Ya da  daha gerilere gidip belki de mutsuzlukla ilişkilendirebiliriz. Baş ağrılarına bir son vermek üzere mutsuzluğa sebep olan ortamı terk etme kararı alabiliriz. Sebep ne olursa olsun, baş  ağrılarını, ruhu tedavi ederek iyileştirebiliriz. Bizi sağlığa götürecek yolları görürüz ve şifa verici bir yolculuğa çıkarız.

Dördüncü ve son algı düzeyi ise kartalınkidir. Kartal, vadi boyunca süzülürken ağaçları, kayaları, nehri ve hatta yeryüzünün kıvrımlarını görebilir. Hatta kendinden 600 metre aşağıdaki bir fareyi de fark edebilir. Resmin tamamını ve ufacık parçalarını görebilme yeteneği, aynı zamanda ruh düzeyini temsil eder. Parça-bütün ilişkisini kurabilen birey kendini bütünden kopuk algılamaz. Bir ve bütün olduğunu gördükçe sınırlar ortadan kalkar. Madde önemini yitirir. Bir yandan sorunu görürüz, yeryüzündeki kirliliği mesela. Diğer yanda bu kirliliği oluşturan plastik atıklardan neden vazgeçmediğimizi sorgularız. Çocuğumuzu yaptığı yaramazlıklar yüzünden cezalandırmak yerine, diğer insanlara saygı duymayı öğretip öğretmediğimizi ve ona nasıl örnek olduğumuzu düşünürüz. Ancak kartal düzeyinin en üst noktalarında gerçek anlamda barışın ve güzelliğin kendisi olup diğer insanlarla aramızda bir ayrım olduğunu düşünmeyi bırakırız. 

Algının dört düzeyi hakkında söyleyecek çok şey var. Yılanı, jaguarı, sinekkuşunu ve kartalı tanıdıkça, özelliklerini araştırıp özümsedikçe, tıpkı biyomimikrinin doğayı örnek aldığı gibi biz de kendimize paylar biçebiliriz. En azından çaba harcayabiliriz. Şaman öğretileri bunu bin yıldır yapıyor. İnsan olmak için ne bekliyoruz? Biz doğanın bir parçasıyız. Biz doğanın ta kendisiyiz!






     


6 Kasım 2023 Pazartesi

AFTER YANG




Geçen akşam TRT2’de konusuna bakarak izlemeye karar verdiğimiz YANG'DAN SONRA isimli film bana o kadar çok şey düşündürdü ki bunların bir kısmını not etmeye karar verdim. Film Kogonada tarafından yazılan, yönetilen ve düzenlenen 2021 Amerikan yapımı bilimkurgu drama filmi olarak kayıtlara geçmiş. Başrolde Colin Farell oynuyor. Bu tür bilimkurgu filmlerinden ve kitaplarından hoşlandığımı beni tanıyanlar da az çok bilirler. Tabi gerçekten bilimkurgu mu orası tartışılır. Ancak bizi Kogonada ile tanıştırması bakımından çok isabetli bir seçim oldu. Tekrar söyleme ihtiyacı duyuyorum. Buradaki amacım sanatsal ya da senaryo ve oyunculuklar açısından filmi değerlendirmek değil. Bana düşündürdüklerini ya da yaptığı çağrışımları not etmek istiyorum. Tabi bunu yaparken spoiler vereceğimi de unutmamak gerekiyor. 




Filmdeki aile evlat edindikleri Çinli çocuklarının bakımı için kardeş android adı altında yapay zeka ile çalışan bir robot alıyorlar. Yine Çinli bir çehreye sahip olan bu robotun adı Yang. Robot aynı zamanda çocuğun tüm kültürel ve duygusal ihtiyaçlarını da karşılayabilecek kadar gelişmiş bir altyapıya sahip. Ancak çok kısa bir süre sonra arızalanıyor ve uykuya geçiyor. Baba, robotun arızasını gidermek üzere birkaç yere başvuruyor. Bu arada bu androide robot demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Eski tabirle robot dendiği zaman, kendisine tanımlanmış işi kesik ve mekanik hareketlerle gören bir makine canlanıyor gözümüzün önünde. Ancak günümüzde yapay zeka ile çalışan android robotlar bir makinenin çok ötesinde verilerle çalışıyor ve bununla da kalmayıp bir insan gibi çapraşık birçok olaydan dersler çıkarıp öğreniyor. Zamanda ardışık, mekanda bitişik olan birçok durum ve olay yapay zekaya veri sağlıyor, öğrenmesine katkıda bulunuyor. Tüm androidler bir çehreye sahip olmayabiliyor. İnsan görünümlü olmayan birçok yapay zeka olduğunu ve bunların çeşitli alanlarda çalıştığını biliyoruz.


İşte insan görünümlü android Yang’ın arızasını gidermek üzere yola çıkan baba bir şekilde bu robotun belleğindeki anı kayıtlarına ulaşıyor ve onları izlemeye başlıyor. Robotun ilk evinde gördüğü sevgi ortamı onun yapay zekasının şekillenmesinde öyle etkili oluyor ki robot aşık bile oluyor. İşte tam bu noktada benim hayal gücüm devreye giriyor. Buradan sonra filmi anlatmayı bırakıp kendi kendime konuşmaya başlıyorum.

Dünyanın neresine gidersek gidelim, böyle sevgi dolu ortamlar o kadar az ve nadir ki bir robotun katıksız sevgiyi öğrenmesi mümkün mü? Halen savaşların, güç ve gövde gösterilerinin sürdüğü, iktidarı elde tutmak için her yola başvurduğu, bilgi kirliliğinin televizyon, sosyal medya ve daha birçok toplu iletişim araçlarında yayıldığı, dolandırıcılıkların her an özel alanlarımızda pusuda beklediği, kavga-haset-intikam gibi duyguların kol gezdiği, tahammülsüzlüğün başrolde olduğu günümüz dünyasında bu androidler sevgiyi kimden öğrenebilirler ki? Onları programlayacak olanlar, androidlerin programlarına hangi sevgi formüllerini adapte edecekler? Bu formülleri kimler biliyor da androidlere öğretecekler? Çocuklarımıza öğretemediğimiz sevgiyi androidlere mi öğreteceğiz?

Çocuk eğer sevgi ve saygı dolu bir ailede doğarsa, sevgiyi ve saygıyı öğrenebilir. O halde bir android de, bu filmde olduğu gibi, ancak sevgi dolu bir aile ortamında sevgiye dair bilgiler edinebilir. Bu güne kadar sevgiyi bir bilgi olarak kabul etmemiştik belki de. Sevgi pek çoğumuz için bir duygu olarak kabul edilir. Ancak bir bilgi olarak görüldüğünde öğrenilebilir olduğunu da söyleyebiliriz. Peki, o zaman insanlık neden bu bilgiyi öğrenmemek için direniyor? Erk ve güç kaybedeceğini mi düşünüyor? Ne kadar yanıldığını insanoğluna kim söyleyecek? Sevgi bir ütopya mı? Sevgi elde edilmesi imkansız bir bilgi mi? 

Sevgi her yerde. Sevgi bir çiçekte, bulutta, yağmur damlasında, bir kedide, ağaçta, elmada, meleyen bir kuzuda, kelebekte, nemli toprakta, sallanan bir salıncakta, uçan kuşta, dağda bayırda, denizlerde, göllerde, hastaya şifa veren ellerde, toprakla buluşan tohumda, bir bardak suda, öpücükte, bir mesajda, burnumuza gelen hoş bir kokuda, müzikte ve gerçekten her yerde. Ona ulaşmak çok kolay. Sevginin nesnesi bizi kuşatan dış dünyada, ama daha da önemlisi kaynağı içimizde, yani öznesi biziz. Yeter ki onu arayıp bulmaya gönüllü olalım. Bunları bize hatırlatan nice şarkılar, türküler yazıldı. Biz her gün bu şarkıları, türküleri  bir radyo programında ya da bir yerlerde duyuveriyoruz ve kendimizi eşlik ederken buluyoruz. Fakat çoğu zaman öznesi "ben" olan sevgiyi beslemeyi unutuyoruz.

Ben çok şanslıyım. Etrafımda çok sevdiğim ve beni seven insanlar, ailem ve arkadaşlarım var. Evet, şanslıyım. Ama bu şansımı değerlendirmek ve bana bahşedilmiş olan bu şansı iyi bir şekilde kullanmak benim seçtiğim bir yol. Bu yolu seçmemiş olabilirdim. Ama sevgi yolunu bir özne olarak ben seçtim. Öznenin en büyük özelliği yüklemi üstlenmesidir, yani eylemdir. Etrafımda olup biten pek çok kötülüğü görüyorum, farkındayım ve bilerek isteyerek ben diğer yolu seçiyorum: Sevgi yolunu. Bir kez sevgi yolunu seçtin mi artık diğer yollar devre dışı kalıyor. O yolda da çukurlar, çıkmazlar, aşılması zor dönemeçler var. Ancak içimde bana yol gösteren kılavuz, sevgi denen o bilgi ile kodlanmışsa diğer kötü yollar ekranımda gözükmüyor bile. Böylece ben de bir ütopyanın içinde yol alıyorum. Kendimce kendime yarattığım bir masal dünyasının içinde yüzüyorum. Bu gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin hangi görünümlerini seçtiğimle ilgili bir tercih. Bu dünyada yaşayacaksam böyle yaşamak istiyorum ve her yanımı sevgiyle açan çiçeklerle süsleyip rengarenk katmanlara dönüştürüyorum. 

Biliyorum, filmi anlatıyordum. Birden kendimi anlatmaya başladım. Ama başta da söylemiştim. Niyetim filmin bana düşündürdüklerini not etmekti. Bunu da yaptım. Daha fazlası için filmi izleyiniz. Buraya kadar okuduysanız, sevgi yolumda bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim...